ŞİİLİĞİN GELİŞİMİNE KATKI SAĞLAYAN ETNİK VE DİĞER FAKTÖRLER

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

ŞİİLİĞİN GELİŞİMİNE KATKI SAĞLAYAN ETNİK VE DİĞER FAKTÖRLER

Mesaj  Talha Bir Ptsi Kas. 09, 2009 2:24 pm

meseleye bugünün gerceği ile değilde o günlerde olayların bağlı olduğu sebep ve sonuç ilişkilerine bakıldığında meselenin çok daha farklı göründüğünü fark etmek mümkündür. İç çekişmelerin, yönetim paylaşımının, huzursuzluğun, bölünmüşlüğün en büyük sebeplerinden birisi, kabile kavgalarının siyaseti yönlendirmek istemesi ile eski kültürlerin dinselleştirilmesi arzusunun yattığını görürsünüz. Nitekim 632-943 yılları arasında imamlar ve halifeler etrafında cereyan eden olayların çoğunun eski arap aile kavgaları'na, yönetimi hangi kabile tarafından yürütülmesi gerektiği fikrine dayandığı görülmektedir. Her yeni olayla yeni nesillere yeni bir düşmanlık ve hasımlık şeklinde intikal etmiştir.
Ümeyye oğulları, bedr savaşı'nda Hz..Hamza ve Hz..Ali tarafından öldürülen yakınlarını; haşim oğulları da Uhud savaşı'nda ebu Süfyan'ın karısı hind'in yaptıklarını unutamıyorlardı. Bunların dışında aynı İslam toplumu içinde kavmî ve kabilevî gururları zedelendiğini düşünenler ile islâm'ı içlerine tam sindirememiş gruplar varlığı, mesala rebia ile hudar kabileleri de islam öncesi düşmanlıklarını içlerinden bir türlü atamayışları... Hariciler, bu rebia kabilesinden çıkmıştı. Siyasi rekabet, sonradan dini bir ayrılığa dönüştü. Rebialılar'ın çoğu bedevi idi. İslam devleti şehir hayatı halinde gelişince, baştakilere karşı bir tepki uyanmıştı. Bedeviler cahildi. Çok eski geleneklerinden dolayı kendilerinden olmayanları düşman görüyorlar, öldürmekten de çekinmiyorlardı. Müslüman olduktan sonra, kendilerinden olmıyanı "kâfir" ve "katli vacip" olarak görmeye başladılar. Kur'an'a çok bağlı görünüyorlardı ama, taassuplarından onu anlamak ve yorumlamak ihtiyacını duymuyorlardı. Eski inanç ve anlayışlarına kur'an'ı kılıf yapmışlardı. islamın doğuş ve gelişme sürecinde inananlar arasındaki kavganın hemen hemen hepsi kabileler ve yakın amca oğulları ile uzak amca oğulları ve akrabalar arasında geçmiştir. ümeyye oğulları ve haşim oğulları gibi... işte emevi saltanatının yıkılması ile bu sefer ebu talib oğulları ile Abbas oğulları arasında bir çekişme görülmektedir. her ikisi de peygamberimizin amcasıdır. ikisi de Hz.. Muhammed’i hep desteklemişler, yardımcı olmuşlardır. ortada din kavgasının olmadığı en aydın dediğiniz insanlar arasında bile sadece aile ve iktidar kavgasının olduğu görülür. .
Yine bu süreçte Ali oğulları ile ümeyye oğulları'nın ve abbas oğulları'nın zaman zaman karşı karşıya geldikleri olmuştur. Bu tür olay ali oğulları'nın kendi içinde de vardır. Hemen sıralamak gerekirse, imam musa-l kâzım'ın öz kardeşi Muhammed, öz kardeşi İsmail’in oğlu Muhammed, İsmail’in diğer oğlu ali, imam hasan-ül askeriy'in kardeşi cafer kendi adlarına imamlık mücadeleesine girmişlerdir.
Şiilerin her ne kadar kendi inanç hareketlerinin Hz. peygamber döneminde cıkmış olduğunu iddia etsellerde, Hz.. Ali devri de dahil hulefâyı raşidin devrinde, dostluk ve sevgi ve muhabbet ötesinde bir mezhebî gruplaşmanın asla olmadığı anlaşılır. Bu açıdan şîa'nın Hz.. Peygamber devrinde teşekkülü mümkün görülmemektedir. Çünkü o günlerde bütün inananlar Hz. Peygamber tarafında idi. O varken bir başkasının taraftarı olmaya lüzum yoktu. Çünkü o toplumun tek önderi ve tek lideriydi. İslam içine fitne sokmak isteyen münafıklarca tezgahlanan ve ayrıcalık çıkartarak siyasi bir ihtilal hareketine dönüştürülerek Hz. Osman’ı şehit edilmesinden sonra Hz.. Ali’nin yanında yer alan Ali şiası olarak bilinen malum grup da Hz. Ali nin onlara en çok ihtiyaç duyduğu an ona ihanet ederek harici sıfatını kazandılar. Hazreti Ali’nin halifelik döneminde çektiği sıkıntılar, siyasi kavgalar, iç karışıklıklar ve şehit edilmesi İslam düşmanlarının işine yaradı, onlara yeni bir acılım kazandırdı. Yahudi planının uygumla alanının daha etkin hale geldiğini, Hariciliğin dışında yeni bir anlayışın yani Hz. Ali nin gıyabında bir aliciliğin, şiacılığın oluşumunun hız kazandığını bu faaliyeti sürdürecek isimlerin bir bir ortaya çıktığını görmek mümkündür. Bu aşamalarda her çıbanın oluşmasında etkinliği olan meşhur fitneci Abdullah İbni Sebe şia hareketinin sarsılmaz temellerini attığını görürüz görürüzde ne hikmetse bazıları bu ismi görmek istemezler. Böyle bir yahudinin bir inanc hareketin mimarı durumunda olması elbetde o inanc mensuplarını bu tür savunma refleksine sokar. Bu doğaldır. Ancak bu gerceği değiştirmez. Üzerinden asırlar geçmiş bir gerceği onca delile rağmen yok saymak kimi inandırabilir. Meshepler tarihini incelediğinde de görülecektir ki parcalara ayrılan şia meshepleri arasında sebeciler mevcuttur. Abdullah ibni sebe hayali bir şahıs ise bu fırka neyin nesi? Bunu reddendeler hakiki tarihlere bakarak şu soruların cevabını öğrenmelidir.
Abdullah ibni sebe kimdir? Stratejisi neydi? Gerçekten yaşamış bir kimsemidir? Hangi kaynaklarda adından bahsedilir? Bazı şia ve şia dışındaki kimseler bunun varlığını neden reddederler? Bu kişinin etkin faaliyetleri;
İslam düşmanı Yahudilerin ileri gelen kanaat önderlerinin planında; Müslümanlar arasında ayrılık çıkarılarak, İslâm’ın gelişmesine engel olunacak, sonra da İslâmî inanç sistemi bozularak itikada hurâfeler katılacak ve Müslümanlar arasına, kalıcı bir fikir ayrılığı oluşturulması sağlanacaktı. Planın ana başlığı bu idi. hedefin gerçekleşmesi için bu işin altından kalkabilmek zeka ve cesarete sahip lider gruplar oluşturulacak onlar aracılığı ile Müslümanlar arasındaki birliği sağlayan bütün değerler zayıflatarak ortadan kaldırmak üzere yoğun faaliyet gösterecekti. Yapılan her faaliyet de geri dönüşümler alınarak durum değerlendirmesi yapılacak, sonuca göre yeni stratejiler geliştirilecek, hedefe ulaşmak için plan gelişmelere acık uzun süreli amaç odaklı olacaktı ki, netice de öyle oldu.
Bu stratejinin doğal lideri fitne hareketleri ve komitacılğı organize etmekte usta olan Abdullah İbn-i Sebe Müslümanlar arasında çıkardığı ihtilaflarla ve iç harplerle belirlenen birinci hedefi gerçekleştirmişti. Sonuca ulaşmanın yolu buradan gidiyordu. Diğer esas amaç İslâm inancına hurafeler sokarak Müslümanlar arasında kıyâmete kadar devam edebilecek bir ayrılık çıkararak onları inanç yönünden parçalamak, fraksiyonlara bölmek onu yönünden saptırmaktı. İslamiyet’e ilk fitneyi sakon Müslüman gözüken, kâfirliğini gizleyen Yahudi Abdullah ibni Sebe dir..
Hz.. Osman’a karşı çeşitli yalan ve iftiralar uydurarak ayaklanmalarını teşvik eden Abdullah İbni sebe 656 yılında mısır'dan Medine’ye şikâyet için gelenlerin başını çekmiş karmaşa oluşturarak Hz. Osman ın şehit edilmesini sağlamış ancak, birlik ruhunu köreltememişti. Etrafı ile Hz.. Ali nin yanında yer aldı ve onun taraftarı "şia"sıymış gibi göründü. O dönemde bir ayrıcalık yaratmanın en gecerli yolu “Ehl-i Beyt” sevgisini kullanmaktı. İşte ibni sebe de bunu yaptı. Ehl-i Beyt’in en ateşli bir taraftarı, bu düşüncenin ileri geleni olarak sahneye çıktı. Hilâfetin baştan beri Hz.. Ali’nin hakkı olduğunu ve ondan haksız olarak gasp edildiğini etrafa yaydı. Bu konuda ne yapılması gerekiyorsa bir bir tezgâhladı. İç karışıklıklar, yetişkin sahabelerin bir bir ahrete göçmesi, büyüyen coğrafyada yeterli İslami eğitimin olmaması, iyi bir ortamdı. Bu şartlarda Ehlibeytin mazlumiyeti, istismar için aranıpta bulunmayan bir fırsattı. İste Müslümanların içinde bulunduğu bu olumsuzluk ve zayıflıklar düşman için iyi değerlendirilen bir fırksat oldu. Bir yandan Hz. Ali taraftarı gözüküp bilinçsiz halkı Hz. Ali yi ilah yerine koyma faaliytlerini sürdürürken bir taraftan haricilerin akıl hocalığını yapıp Hz.. Ali’den kaçan Haricilerlerin reisi Evfa oğlunu buldu. Onunla işbirliğine gitti. Evfa oğlunun Hz.. Ali’ye karşı bir harekette bulunmak istediğini anlayınca, ona: “Böyle bir hareketle Ali’yi mağlup edemezsiniz, ancak siz mağlup olursunuz.” dedi. Evfa oğlu, İbn-i Sebe’ye fikrini sorunca, o da: “Üç fedai ile bu işi hallederiz.” dedi.
Diğer taraftan Hz.. Ali, inananların akidesi bozan fitne ve bozuk düşünce üreten Yahudi ibni sebe yi bu faaliyetlerinden dolayı İran’ın eski hükümet merkezi olan Medayin’e sürdü.

Ancak işbirliği yaptığı harici reisi ibni sebenin planını uygulamaya koydu. Hz.. Ali, Hz.. Muâviye ve Hz.. Amr İbnü’l-Âs’ın öldürülmesi için üç suikastçı ayarladı bunlar üç sahabeyi, Ramazan’ın 17. günü sabah namazını kıldıracakları sırada öldürüleceklerdi. Takdir-i İlâhi ile Hz.. Muâviye ve Amr İbnü’l-Âs bu suikasttan kurtuldular. Fakat İbn-i Mülcem isimli suikastçı Hz.. Ali’yi, şahadetine sebep olan zehirli bir kılıç ile yaralamaya muvaffak oldu.
İbn-i Sebe, Meymun oğlunu birkaç adamıyla Küfe’ye göndererek. “Ali ölmedi, uruç etti, semâya çıktı. Şimdi o, bulutların üzerindedir. Çok geçmeden geri dönecek ve kılıcıyla bütün dünyaya adalet dağıtacaktır...” gibi hurafelerle insanları inandırmaya ve aldatmaya devam etti.
Her bir bölge için oranın şartlarına göre farklı projeler üreten İslam düşmanları bir yandan da İran’da yapacakları ihanet planlarının aşamalarını belirlemekteydi. İran geçmiş kültürü oldukça güçlü bir gelenekten geliyordu. Onlara göre Araplar daha ilkel, fakir yeni kurulmuş bir cadır devletiydi. Kendileri ile kıyası mümkün değildi. Asırlarca süren saltanatlarının ve milli gururlarının, vaktiyle köle addettikleri Araplar tarafından yok edilmesi kolay kabul edilir bir şey değildi.
Bir başka deyişle Arap-İran olayı bir yanı ile inanç olayı olmaktan çıkıp, egemenlik sorununa dönüşmüştür. Bu çok eski ve köklü uygarlığa sahip olan Acemlerin çölden gelen Bedevilere boyun eğmeyi reddetmelerinden kaynaklanan bir olaydır. Şu da unutulmamalıdır ki İranlıların sasani imparatorluğuna son veren Hz.. Ömer’e karşı gizleyemedikleri bir nefreti bulunmakta onun inancını da paylaşmak istememekteydiler. Bunlarla birlikte şartlardan doğan olumsuzluklar nedeniyle O beldelerdeki insanlara, İslâm’ı bütün kurumlarıyla yerleştirme ve onların şüphe ve tereddütlerini izale etme hizmeti, yetersiz durumda olduğundan, etkin bir eğitim verilemiyordu. Toplum asırlardan beri süre gelmiş hurâfe ve bâtıl inançların etkisiyle eski yanlış inançlarından vazgeçemiyorlar, örf ve ananelerini İslâmiyet’le birlikte devam ettirmesinde, İslam dinini kendi kültürlerine göre yorumlanmasında bir beis görmüyorlardı. Bunlar islamı kabul etmiş görünseler de kendi geleneklerinden kolay vazgeçecek bir yapıda değildi. His plânında İslâmiyet’e karşı bir hazımsızlık gösteriyorlardı. Arap saldırıları karşısında gerileyen İran’ın hilafet sorunu ile ilgili Ali ve Ehlibeyti yaklaşımını benimsemesi rasgele bir olgu değildir. İranın fethedilmesi ile iranın İslamlaşamadığın fakat bu coğrafyada islamın İranlaştığını görüyoruz.
İran kültürü ile "imamların masumiyeti" düşüncesi arasındaki ilişkiyi çok dikkate değerdir. Fars kralları, insanları ilahi iradeyi temsilen yönetiyorlardı. Bilakis İranlılar şuna inanıyorlardı ki; “kralın kararları ve yasaları bizzat tanrının vah yetmesidir. Daha sonra kralın yerine imam konmuştur. Bundan dolayı memleketin kanunlarının temeli tanrısal bir iradeye dayanıyordu. Bu kanuna karşı gelmek, ilahi iradeye karşı gelmekti”.İmama karşı gelmekte aynen öyledir. İmamların masumiyeti düşüncesinin Fars diyarında (İran) ortaya çıkışı ve bugüne değin halen varlığını sürdürmesi tesadüfî değildir. Her halükârda tanrı adına yönetim/teokrasi söz konusu çağlarda çok yaygındı ve birçok devlette var olan bir düşünce idi. İranın yanında Irak da , eski medeniyetlerin birleştiği bir yer ve Irak'ta Fars ve Keldanî ilimleri ve bu milletlerin medeniyet kalıntıları bulunuyordu. Aynca bu ilimlere Yunan felsefesi, Hint düşünce¬si katılmıştı. Bu medeniyet ve düşünceler Irak'ta birbirleriyle yoğuruldular böylece Irak, îslâm fırkalannın birçoğunun meydana geldi¬ği bir yer oldu. Özellikle felsefe ile ilişkisi olan fırkalar... İşte bu se¬bepledir ki Irak'ın düşünce yapısına uygun birçok felsefî görüşler, şiilik inancına karıştı. İbn-i Ebil Hadid şöyle der: «Resulullah (S.A.V.)'in, devrinde yaşayan Araplarla bu toplu¬luk arasında bana göre fark şudur: Bunlar Iraklıdır., Küfe sakinlerindendir. Irak toprağı, devamlı heva ve heveslerine uyan kişiler, acaip inanç sahipleri ve harika mezhepler'yetiştirir. Bu iklimin hal¬kı gözü açık, araştmcı, görüş ve inançlan inceleyici ve mezheplere itiraz edici bir karaktere sahiptir. Fars krallan olan Kisralar döne¬minde bunlann içinden «Mâni» «Deyson» «Mazdek» ve benzeri ki¬şiler çıkmıştır. Hicaz'ın karakteri ise böyle değildir, Hicaz halkının kafa yapısı da bu zihniyette değildir."
Buradan da anlaşılacağı gibi Irak eskidenberi düşünce ve inanç¬ların birbirleriyle yarıştığı bir saha idi. Bu sebeple siyasi ve itikadı mezheplerin Irak'ta meydana gelmesi çok tabii ve şiiîiğin burada ya¬yılıp gelişmesi çok normaldi.

Eski kültürlerin dine yamanma çalışmaları bu bölgede olduğu gibi şia felsefesinin yoğun olarak yaşandığı her bölgede kendi geçmiş kültürlerinin dinin bir parçasıymış gibi algılandığını görmek mümkündür. Bu toplumlar; doğru islamı değil, o yörenin doğruları ve toplum önderlerinin öğretilerini islam kabul etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki farklı bölgelerde kabul gören şia anlayışlarının içinde her bölgenin kendi kültürleri din gibi algılanmıştır. İmamiye şiasında iran kültürü, Türk Alevilerinde şaman kültürü, zeydiye de yemen kültürü vb.
İşte Abdullah İbn-i Sebe, bütün bu faktörleri değerlendirerek, bölgenin kültürleriyle benzeşen malüm fikirlerini, “Hilâfet Ali’nin hakkı idi. Hilâfete lâyık Ali ve evlâtlarıdır. Bu hak, onlardan gasp edildi. Üç halife, bilhassa Ömer, bu hakkı gasbetmekle Allah’ın iradesine karşı geldiler... Allah’ın iradesine itaat için Ali’den yana çıkmak lâzımdır...” diye telkinlere başladılar. Kabul gördükçe daha ileri giderek Hz.. Ali’ye (ra.) ilâhlık izafe ettiler. Daha sonra, bu ilâhlığın, onun evlâtlarına da intikal ettiği davasında bulundular ve neticede İran’da bir ilâhlar hanedanı ortaya çıkmasını sağladılar. İranlıların eski kültürlerinde var olan tevhit akidesini yok etmeye yönelik “Hulûl Akidesi’ni yayma işinde başarılı oldular. Hz. Ali nin ölümüne bile bu akideye uygun yorum getirip ölenin bir şeytan olduğunu Ali nin ölmediğini göklere çıktığını söylemekten ve tabana yaymaktan bile geri kalmadılar.

Müslümanlar gerçek anlamda fitnenin meyvesiyle ilk ayrılık tohumuyla bu bölgede tanışmış oldu. Fesatların faaliyetleri belde belde devam etti. Her coğrafyanın yapısı ve kültürüyle uyumlu getirilen batıl yorumlar farklı şia anlayışlarının oluşmasına neden oldu.
Bu grubu zamanla Yahudiler, Mecusileri ve Hinduları da yanlarına alarak, Yahudi, Mecusi ve Hindu inançlarını İslam inancı olarak yaydılar. İşte bugünkü anlayışın ilk mimarı ilk temel atıcıları bir grup oluşturdular. Bunlar; Abdullah ibni sebe ve sebailer, rafiziler, hariciler, Süleyman bin sard, muhtar sakafi, hasan-ül herşi, ebu-s seraya, buveyhiler'in hepsi şii'dirler. Aslında bu grupların bir coğu kendi menfaatleri için ortaya çıkmış, menfaatleri çelişince ebu-s seraya gibi Ali oğlu imamlar'ı öldürmekten bile geri durmamışlardır. Zaten Ali Oğulları bu Sebeiyye fırkasını hep lanetlemişlerdir. Bu konuda bazı tarih kitaplarından alıntı yapacak olursak;

El-Keşi, Rical isimli kitabında bazı ehli ilimin şöyle söylediklerini naklediyor: Abdullah bin Sebe Yahudi idi. Müslüman oldu, Hz.. Ali’ye tâbi oldu, (Yahudi iken de taşkınlıkta bulunurdu ve Yuşa bin Nun Musa aleyhisselamın vasisiydi diyordu.) Resulullahın vefatından sonra da Hz.. Ali hakkında aynısını söyledi. İlk önce açıkça Hz.. Ali’nin imamlığının farz olduğunu söyledi ve kendilerine karşı gelenleri kâfirlikle itham etti. Buradan da anlaşılacağı gibi Rafizilik temel inançlarını Yahudilikten alınmıştır. (Rical el-Keşi – sy.101 Müessetül eâlimi bikerbela el ırak)

Abdullah İbni Sebe, hile ve tuzak kuran casusluk eden bir kişi olduğu için kendini kamufle etmiş herkese değişik şeyler söylemiş, izini belli ettirmek istememiştir. İşte bu yüzden tarihciler Abdullah bin Sebe’nin kimliğinde, aşireti ve memleketi hakkında çeşitli haberler vermişlerdir. Bununla birlikte günümüz bilmiş bir kısım düşünürlerle birlikte bazı şia düşünürleri Abdullah ibni sebenin sanal olduğunu iddia eder bugünden geçmişdeki pencereye perde cekmeye kalkarlar. Oysa bu sürecin yaşandığı dönemlerde yaşamış elli insanın bunu doğrulayan eserleri vardır. Bunlardan başka yine o dönemde yaşamış şia Alimlerinden Abdullah ibni sebenin varlığı kabul edenler on kişinin üzerindedir. Bunlardan El Naşi , El Kami, Nubahti, Taberi ,Ebi Muhnif, vb. günümüz yazarlarından Dr. Ahmet bin Abdullah bin İbrahim el Zağibi’nin El unsuriyye tul yahudiyye kitabında bu konuyu anlatmaktadır..

El- Nubahti, Şii Fırkası kitabında şöyle diyor: Abdullah bin Sebe, Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı ve diğer Eshabı kötülemeyi başlatandır. Ali aleyhisselamın emrettiğini söylerdi. Ali (a.s) onu çağırıp böyle söyleyip söylemediğini sordu, söylediğini itiraf etti. Bunun üzerine öldürülmesini emir verdi. İnsanlar araya girdi feryat ettiler, Müminlerin emiri! Seni ve ehl-i beytin sevilmesini ve dost edilmesini söyleyen birisini mi öldürüyorsun! Ali (a.s) onu o zamanın Fars devletinin başkenti olan Medayin’e sürdü.

Medayin’de Ali’nin (a.s) ölüm haberini duyuran kişiye Abdullah bin Sebe şöyle dedi: Onun öldürüldüğünü ispat eden adil yetmiş kişi getirsen ve yetmiş paket içinde onun beynini getirsen yine de onun ölmediğini ve öldürülmediğini biliriz. Tüm yer küresine hakim olmadan da ölmez. (Nubahti, Firak el şia s. 43-44 Haydariye matbaası baskısı Necef. Irak Hicri 1379-Miladi1959)

İbni Sebe’nin, kuzeyde bulunan göçmen bedevi kabilelerinden olduğu sonra milattan 800 sene önce Yemen’in güneyine inen veya Aşurilerin baskısı üzerine kuzeyden göç edip Yemen’e yerleşen arab kabilelerinden olması muhtemeldir. (Arap tarihi hakkında konferanslar, Ali Salih el Alyi, 1/21)

İbni Sebe (humeyr) kabilesindendir. Humeyr kabilesi, Humeyr bin el Gavse oğlu Sead oğlu Avf oğlu Malik oğlu Zeyd oğlu Sedid oğlu Humeyr oğlu küçük Sebe oğlu Lehia oğlu Humeyr oğlu Sebe oğlu büyük Yeşcab. Humeyr el Gavs o Humeyr el ednidir. Yurtları Yemen’dir. San’a şehrinin batısında Humeyr semtindedir. (Yakut el Hamevi, Meacimil bulden 2/306)

Taşkın fırkaların ikincisi de Allahü teâlâdan başkasını ilah edinenlerdir, bunların başında ise Humeyri Abdullah bin Sebe ve arkadaşları gelir. (İbni Hazm, El-Fasıl Milel vel Ehve 5/36)

İbni Sebe, Hemadan kabilesindendir. Hemadan, Kehlan ve el Kahtaniye kardeşlerdir, bunlara Hemadan oğulları denir. İkamet yerleri ise Yemen’in doğusudur. (El- Belaziri, Eşreflerin soyu 5/24), El- Eş’ari el-Ka’mı, Mekalet vel Fırak s. 20) (Furazdak divanı s. 242/243)
Rida Kehale’nin Mu’cem kabailil Arab kitabında da (3/1225), El-Belaziride olduğu gibi soyu şöyledir: (Abdullah bin Sebe oğlu Vehbil Hemadani ) El- Eş’ari El Kami de ise şöyledir: (Abdullah bin Sebe oğlu Vehbil Rasibi el Hemadani)
İbni Sebe (El-Hira) ahalisindendir. Abdullah bin el-Sevda, Sebeiyyenin fitnelerinin yayılması için ona destek oluyordu ve kökü el Hira Yahudilerinden idi, müslüman olduğunu ilan etmişti. (Abdul Kahiril Bağdadi, el-fırak beynel fırak s.235)
İbni Sebe, zimmî idi. Rum asıllı idi müslüman olduğunu ileri sürdü, sözlü ve fiili bid’atler meydana çıkardı, Allah ona lanet etsin. (İbni Kesir, Bidaye ve Nihaye 7/190)
Abdullah bin Sebe, Yahudi asıllı olup San’lıdır. (Taberi Tarihi 4/34)
Abdullah bin Sebe, Sebeiyye fırkasındandır, bunlar Rafizilerin taşkınlarıdır. Yemen Yahudilerindendir. (İbni Asakir, Dimaşik Tarihi 3/29)
İbni Sebe’nin müntesip olduğu kabilesi hakkında deniyor ki:
İbni Sebe’nin anası ise Habeşli (Siyahi-zenci) idi. (Taberi Tarihi 4/326-327)
Anasının siyahi olması sebebiyle İbni Sebe’ye çok defa (siyah kadının oğlu manasına gelen) ibni Sevda da denir. (İbni Habib, el Mahcer s. 308)
İbni Sevda, Basra’da bulunan Hâkim bin Cebele misafir oldu. (Taberi Tarihi 4/327)
İbni Sevda Mısır’a gittiğinde.... (Zehebi, İslam Tarihi 2/122)
Abdullah bin vehb oğlu Sebe, İbni Sevda adıyla bilinir. (El Mukrizi, el Hutat 2/356)
İbni Asakir Tarihinde (29/7-Cool diyor ki;
Ammar El Dihni dedi: Eba El Tufeyden işittim diyor ki: (Müseyyib bin Necbe ile ibni Sevda’yı, Ali minberde iken, camiye girdiklerini gördüm. Ali onlara hitaben buyurdu ki, sizin bu hâliniz nedir? Müseyyib dedi ki, bu Allah ve Resulüne yalan söyler, iftira eder. Ebu Bekir’e ve Ömer’e kötü söz söyler) Zeyd bin Vehb yoluyla Hz.. Ali’nin şöyle dediği bildirilir:
(Ben bu siyahiden beriyim, uzağım, söyledikleriyle hiçbir ilişki ve alakam yoktur.)
(Allah ve Resulüne yalan söyleyen şu zenciyi cezalandırmamda beni kim mazur görmez ki!)
Müsteşrik Hodgeson, İbni Sebe’nin ihtimalle Yahudi olmadığını söylüyor. İtalyan Levi Della Vida onu destekliyor, bu sözünü teyiden de İbni Sebe’nin Arab kabilesi olan Hemadanlı olmasını gösteriyor.
Kişinin arab kabilesinden olması Yahudi olmamasını gerektirmez. (Dr. Abdurrahman Bedevi Mezahibil İslamiyyin 2/30)

Bazı kabileler Yahudi idi. Humeyr, Kenne oğulları, el Keab bin Haris oğulları ve Kende Yahudi idiler. (İbni Kuteybe, Mearif s.266)

İslam’dan önce Yemen asıllı Yahudilerin çoğu Arap asıllıdır. (Dr. Cevad Ali, Arap tarihi 6/26)
Bu sapkın Yahudi’yi kabul etmek istemeyen İnanç önderlerine neyi delili gösterirseniz gösterin olumlu bir tepki vermeyeceği bilinen bir gerçektir. Önderi olduğu bir akidenin temel taşının bir Yahudi olduğunu kabullenip cematine acıklamak gelenekci bir yapı için hiç mümkün değil. Burada söylenilen yeni bir buluş ya da keşif değil aldatılmak istenen, aldanmak üzere olan insanlara malumun bir kez daha ilanından başka bir şey değildir
Bir kısım inkârcıların ibni Sebe’yi inkâr etmelerinin nedenini, insanlar arasında ibni Sebe’nin haberlerinin yayılmasında tek kaynak Taberi’ olduğu ve bu haberlerin tamamı Seyf bin Ömer’in rivayetlerine dayandığı, bu sebeple Cerh ve Tadil âlimleri Seyf’in zayıf biri olduğunu söylemişlerdir. Hâlbuki İbni Sebe hakkında ki haberlerin tek kaynak Taberi olması ve bu haberlerin tamamının Seyf bin Ömer’in rivayet etmesi iddiası doğru değildir Seyf’ten bazı rivayetler vardır Taberi’de bu rivayetler yoktur. Örnek:
1- İbni Asakir yoluyla (t. 871 h.) kendi Tarih kitabında (29//9) Seyf bin Ömer’den rivayet var Taberide yoktur.
2- Maliki (t. 741 h.) yoluyla Temhid ve Beyan kitabında (s. 54) Seyf bin Ömer’den rivayet var Taberi de yoktur.
3- Zehebi yoluyla (t. 748 h.) İslam Tarihi kitabında (2/122-123) Seyf bin Ömer’den rivayet var, yine bu rivayet de Taberide yoktur.
Bu üç yolla gelen rivayetler gösteriyor ki: İbni Sebe hakkındaki haberleri veren Seyf bin Ömer’in bildirdiği rivayetleri sadece bildiren Taberi değildir. Demek ki bu haberlerin tek kaynağı Taberi değildir.

İbni Sebe hakkındaki haberlerin kaynağı sadece Seyf bin Ömer olması iddiası da doğru değildir. Bazı rivayetler vardır ki Seyf, senetlerinde yoktur. Araştırmalarımızda gördüğümüz şudur ki İbni Sebe hakkında ki rivayetlerin kaynağı tek Seyf bin Ömer değildir. Burada birkaç nassı İbni Asakir’den bildireceğiz, hiçbirinin senedi Seyf bin Ömer’e dayanmıyor. İbni Asakir’in tarihini bizzat seçmemizin nedeni ise, Taberi’de olduğu gibi, bildirdiği haberleri rivayetlerine dayandırmasıdır.
Birincisi: İbni Asakir’in zikrettiği ve senedini el Şabi’ye dayandırdığı haberdir. Dedi ki: İlk Allah’a yalan söyleyen Abdullah bin Sebe’dir.

Bu konuda bir çok rivayet mevcuttur. Bunlardan;
İbni Asakir’in senediyle Ammar el Dehni’ye dayandırdığı haberde diyor ki: Eba el Tufeyl’den duydum diyor ki: Ali minberdeyken Müseyyib bin Necbe’nin İbni Sevda’yı getirdiğini gördüm, Ali buyurdu ki: Onun suçu ne? Dedim ki: Allah’a ve resulüne yalan söylüyor.

Yine bir rivayet: İbni Asakir’in senedi ile Zeyd bin Vehb’e dayandırdığı haberde diyor ki: Hz.. Ali buyurdu ki: Ben bu siyahiden beriyim.

Bir başka rivayet: İbni Asakir’in Şu’be senediyle, o da Seleme’den naklen diyor ki: Seleme dedi ki:
Eba el Za’radan duydum o da Hz.. Ali’nin şöyle dediğini bildirdi: Bu siyah yağ küpünden ben beriyim.

Diğer bir rivayet: İbni Asakir’in Şu’be senediyle o da Seleme bin Kehil o da Zeyd’den naklen dedi ki: Ali bin Ebi Talip buyurdu ki: Abdullah bin Sebe’yi kast ederek - Ben bu siyah yağ küpünden beriyim - çünkü o Ebi Bekir ve Ömer hakkında ileri geri konuşuyordu-

Benzer bir rivayet: İbni Asakir’in senediyle Seleme bin Kehil o da Haciyye bin Adıy el Kendi’den naklen dedi ki: Hz.. Ali’yi minberde gördüm şöyle buyuruyordu: Şu Allah ve Resulüne yalan söyleyen siyah yağ küpünü -İbni Sevda’yı kast ediyor- cezalandırmamda beni kim mazur görmez ki! Bunu öldürdüğüm için bazı kimseler beni kınamayacak olsa, Nehr ahalisinin kanlarına benim sebep olduğumu iddia ettikleri gibi bunlardan bir tepe oluştururdum. [Bunların hepsini öldürür, üstüste koyardım.]

Verilecek rivayetlerden biri daha: İbni Asakir’in senediyle Ebu Ahvas o da Mugireden o da Semmak’dan naklen dedi ki: Ali, İbni Sevda’nın Hz.. Ebu Bekir ve Ömer’in üstünlüğü hakkında ileri geri konuştuğunu duyunca hemen onu çağırdı bir de kılıç istedi. [Öldürmekten vazgeçti] Onunla konuştu ve benim bulunduğum şehirde bulunmayacaksın dedi. Medayin’e sürgün etti. İbni Asakir, Tarih Dimaşik (29/7-10)

Seyf bin Ömer’in Cerh ve Tadil âlimlerince zayıf bilinmesi
Seyf bin Ömer muhaddis olarak:
Nesai, fidduafe vel metrukin kitabında (s. 14) (Seyf bin Ömer el Dabi zayıftır), Ebi Hatim Cerh ve Tadil kitabında (2/278) Seyf bin Ömer hadisleri alınmaz, onun hadisleri Vakidi’nin hadisleri gibidir. İbni Muin de aynı kaynakta (2/278) Seyf’in hadisleri zayıftır. Zehebi de Kütübü sittede rivayetleri zayıf olanlar arasında zikredip, onun zayıf olduğunu İbni Muin ve başkaları bildirdi demekle yetinmiştir. İbni Hacer de Takrib kitabında (1/344) : (Seyf Hadisleri zayıftır.) İbni Hibban da Mecruhin kitabında (1/345): (Seyf bin Ömer el Dabi El Esedi Basra ahalisindendir. Zındıklıkla itham edilmiştir.

Şimdi burada ilim ehlinin sözlerini nakletmeden, Hadis rivayetçileri ile tarih rivayetçilerini birbirinden ayırmak lazımdıdb Zira, birincisi üzerine hükümler ve ceza hukuku kurulur ve bu yönüyle dini hükümlerin oluşmasında direkt bağlantılıdır. Bu nedenle Ulema rahimehümüllah hadis ravilerinde bazı şartlar aramışlardır. Ama Tarih haberlerini veren habercilerde bu şartlar önemli ise de, biraz farklıdır. Özellikle de bu haberler Sahabe ile ilgili ise ancak tarih haberleri, Hadis gibi fazla incelenmez. Bu ölçüde de Seyf bin Ömer’in de Hadis ve Tarihçi yönlerini gözetmek gerekir. Bu konu hakkında geniş bilgi için Muhammed Emhazun’un Mevakiful sahabe fil fitne kitabına (1/82-143) bakınız.
İbni sebenin varlığı, görüldüğü yerler, yaptığı fitne fesatlar bunların dışında onlarca kitapta mevcuttur.
İslam coğrafyasındaki olumsuzlukları arkasına alarak islama fitne sokma hareketini yerleştiren Abdullah İbni Sebe hayatı boyunca bu faaliyetlerine devam etti. Göle yoğurdu tutmuştu. Ortaya koyduğu görüşleri, İslam akidesince kabul görmemesine rağmen bunu bir şekilde İslamlaştıracaktı. Şimdi bu fikirlerin altının doldurulması gerekiyordu. Bunun cevabı da tabi ki onda hazırdı. Uzun vadeli planlar zamanı geldikçe bir bir sisteme dâhil edilecek başlangıçtan sonra kendisi olmasada bu işler yürüyecekti. Çünkü zaman, zemin ve mekân buna çok uygundu. İran faktörü kafasındaki planla bire bir örtüşüyordu. Hz.. Ali nin yapısı davranışları ve inancları ile plandaki uyumsuzluğu da takiyye bağlayacaktı. Takiyye fikrinin ardında çok işler kurtarmak mümkündü. Temel sağlam atıldıktan sonra gerisi kolaydı. Süreç planladığı gibi de devam etti.
Burada bir örnek verilmesi gerekirse;
Ehlibeytten olan Hz.. Zeyd Zeynelabidin’in oğlu (699-740). Yıllarında yaşamış Cafer-Üs Sadık'ın da kardeşidir. Kendini tamamen ilme vermiş, Çağındaki âlimlerle sıkı bir münasebet kurmuş muhterem bir zattır. O dönemdeki birçok insan ondan ilim tahsil etmişlerdir. Vâsi b. Atâ ve İmam Ebu Hanife de bunlardandır. Zeydiler imamlığın ona ve soyuna geçtiğine inanırlar. Büyük bir fıkıh âlimi ve ilm-i keîanıcı olan Hz.. Zeyd, kardeşi İmanı Cafer'in ikazlarını dinlemeyip emevilere karşı ayaklanmıştır. İmamı Azam Ebu Hanife ona bu mücadeleesinde gerek maddi acıdan gerekse manevi acıdan yanında olmuş, yaptığı vaaz ve nasihatlerinde onun haklılığı ve ehlibeyte destek olunması yönünde halkı telkinde bulunmuş başarısı için çok büyük gayretleri olmuştur. Bu yüzden zamanın valisi İmamı Azam ın oğlunu hapsettirmiş zeyde olan desteğini çekmezse daha kötü gelişmelerin yaşanacağı konusunda onu tehdit etmiştir. Hatta İmamı Azamın hapsedilmesi işkence ile zindanda şehit edilmesi yine bu yüzden olmuştur. Zeyd bin Zeynelâbidîn Emevî ordusuna karşı sa¬vaşa çıktığında Ebu Hanife onun hakkında: «Zeyd'in bu çıkı¬şı, Resululîah (S.A.V.)'in Bedir savaşındaki çıkışına benzer.» diyeryek desteğinin çok güçlü tutmuştur.
İşte bu süreçte Zeyd bin Zeynelâbidîn Kûfe'ye gelince, Ehl-i beyt taraftârı gözüken ve Eshâb-ı kirâmın bâzılarına kötü sözler sarf eden kimseler onu halîfeye karşı kışkırtarak halîfe tarafından yakalattırılacağını söylediler. Zeyd bin Zeynelâbidîn bu endişeyle hazırlanmaya başladı. Kendisine taraftâr gözüken on beş bin kadar kimse bîat etti. Halîfe Hişam bin Abdülmelik de, Zeyd bin Zeynelâbidîn ve taraftârları üzerine kuvvet gönderdi. Halîfenin askerleri Kûfe'ye yaklaştıkları sırada, kendisine taraftâr gözüken o günün en büyük şia grupları ona; " Ebu Bekir ve Ömer’i nasıl bildiği ve birinci halifeliğin kimin hakkı olduğu” konusunda soru yöneltmişlerdir. İmam da "Ben gerçekten Ebubekir ve Ömer hakkında kötü düşünmem. Babam da, dedelerim de düşünmezdi. Ancak, halifelik hakkı dedemindi” demiştir. Bunun üzerine şia grup liderleri “ o zaman Ebû Bekr v e Ömer'e (r.a) düşman ol!" dediler. Zeyd bin Zeynelâbidîn; "Büyük dedem olan Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellemin sevdiği iyi kimselere düşmanlık edemem" cevâbını verdi. Onları bu tür sözler sarf etmekten men etti. Bunun üzerine dört yüz kişi hâriç diğerleri savaş alanını terk ettiler. Bizler Ebu Bekir’e Ömer’e düşman olan, onların aleyhinde bulunan başka ehlibeyti bulur ona destek veririz, onunla mücadeleemize devam ederiz diyerek Zeyd’e ihanet etmişlerdir. İşte tarihde gercek anlamdaki şia ve Şiacıların ayırt olduğunu burada bir defa daha görmek mümkündür. Fitnenin ağacı burada da meyvesini vermiştir. Sonuçta taraftarının ihaneti ile gücü azalan zeyd mücadeleesinde yenik düşüp şehit edilmiştir. Bu olaydan sonra Şiilere "Rafızi" (ayrılanlar) denildi ehlibeyte imamlarının dışında, imamların içinde olmadığı fakat ehlibeyt adının kullanıldığı ayrı bir mezhebi oluşturdular. Daha sonraları ehlibeyt mensuplarını bu sürecin icine müdahil kılmaya calıştılar. İşte tarih boyunca yaptıkları budur. Pekiyi hiç mi ehlibeyt mesupları bu tuzağın içinde olmadı sorusuna verilecek cevapta şudur ki; ehlibeyt mensuplharı da sonuçta insandır. Emevi ve Abbasi lerin kendilerine karşı tutum ve davranışlarından çok rahatsız ve muzdariptiler. Ayrıca niyet okuyucu değildirler. Tabi ki zaman zaman aynı safta yer almış olabilirler. Ancak onların niyetlerini anladıkları an İmamı Cafer, İmamı Bakır, İmamı Zeyd gibi onlardan beri olmasını bilmişlerdir. Özellikle şu hususun altı cizilmelidir ki hiçbir ehlibeyt imamlarının itikadi ve İslami düşüncesi bugünkü şia anlayışı ile bire bir örtüşmemekte ve sahabe düşmanlığı fikrini taşımamaktadırlar.
Zeydilerin bu konularla ilgili anlayışına gelince; ilk üç halifeyi kabul ederler, imamların masumluğunu kabullenmezler. Resulullah (S.A.V.)'in vasiyetle beyan ettiği imamın, isim ve şahsiyetle tayin edilmiş bir kişi olmadığına, sıfatları zikredilerek tayin edildiğine inanırlar. Zik¬redilen sıfatlar, Resulullah (S.A.V.)'den sonra Hz.. Ali'nin imam ol¬duğunu ortaya koyar. Çünkü bu sıfatlar, Hz.. Ali'ye olduğu kadar başka hiçbir kimsede bulunmamıştır. Bu sıfatlar, halifenin, Haşimîlerden olmasını, muttaki, âlim, cömert olmasını ve kendisine biat olunması için ortaya çıkmasını gerektirir. Hz.. Ali'den sonra ise, ima¬mın, Hz.. Fatıma'nm soyundan olması gerekir.

İmamın, ortaya çıkıp kendisine biat edilmesini istemesi şartında birçok taraftarları, başta kardeşi Muhammed Bakır olmak üzere ailesinden bazıları Zeyd'e karşı çıktılar. Muhammed Bâkır'ın şöyle dediği rivayet edilir: «Senin bu mezhebine göre baban (Hüseyin'in oğlu Ali Zeynelâbidin) imam değildir. Çünkü o, hiçbir zaman ortaya çıkarak kendisini imam ilân etmemiş ve bunu aklından bile geçirmemiştir.» İmamlık hakkında zikredilen sıfatlar, imamlığın sıhhatinin şar¬tı olmayıp, ideal bir imamın sıfatlandır. Bu sıfatlar kendisinde bulu¬nan kişi, hilafete başkasından daha lâyıktır. Buna rağmen eğer, İs¬lâm ümmetinin «ehlül Halli vel-akd» söz sahipleri bu sıfatların ta¬mamı kendisinde bulunmayan bir kişiyi Halife seçer ve ona biat eder¬lerse bunların biatları geçerlidir.

Bu temel prensipten hareket eden Zeyd, Hz.. Ebubekir ve Hz.. Ömer'in halifeliklerini kabul eder, sahabîlerden herhangi birini kâ¬firlikle itham etmezdi. Bu hususta Zeyd şöyle der: «Şüphesiz ki 'Ali b. Ebî Tâlib, sahabîlerin en üstünüdür. Ancak hilafet, dikkate alman bir kısım faydalar ve dini kaideye binaen Ebubekir'e bırakıldı. Bu fay¬dalar da, ortaya çıkan fitneyi yatıştırmak, halkın gönlünü hoşnud etmekti. Çünkü peygamberlik döneminde cereyan eden harplerin üzerinden çok zaman geçmemişti. Hz.. Ali'nin kılıcında bulunan müş¬riklerin kanı henüz kurumamıştı. Milletin kalbinde bulunan intikam 'duygusu olduğu gibi duruyordu. Kalpler tamamen Hz.. Ali'ye meylet¬miyor ve boyunlar ona eğilmiyordu. Halifelik meselesini, yumuşak¬lığı ile, sevilmesiyle, yaşlılığıyle, ilk müslümanlardan oluşuyla ve Resulullah ile yakınlığı bulunmasıyla tanınan kişilerin yürütmesinde fayda vardı.»
Bu anlayış, birçok Şiilerin Zeyd'e karşı çıkmasına sebep oldu. Bağdadi'nin «el-Fark Beynelürak» adlı eserinde şunlar zikredilmiştir. Yine zeydilere göre aynı devirde iki bölgede iki ayrı imama biat etmek caizdir. Böylece her imam, kendisini imam ilân et¬tiği bölgede imam olarak kalır. Yeter ki Zeydîlerin saydıkları sıfat¬lara sahip olsun ve «ehlül Halli vel akd» tarafından başa getirilmiş olsun.
Ehlisünnet inancına en yakın düşünce içinde olan gruptur. Burada vurgulanmak istenen şudur. O günkü şia mimarları ehlibeytin gölgesinde görünerek kendi görüşlerinin ehlibeytin görüşleriymiş gibi propagandasını yaparak yaymaya calışmasıdır. İktidara getirmek istedikleri bir ehlibeyt mensubundan ziyade Şiilerin ehlibeyt adına oluşturduğu görüşlerin inanç akidesi haline getirilmesidir. Bunu sağlamak için de onlar adına destanlar yazmışlar, hadisler uydurmuşlar ancak, imamların görüşlerine itibar etmemişlerdir. Yani Şiacıların görüşü ehlibeyt imamlarının görüşü haline getirilirken emevilerin elinin ulaşamadığı ıslamın kültür merkezi sayılan Mekke’de canlı tutulan imamların diğer Müslümanların örtüşen görüşleri emevi saraylarında uydurulan anlayış yaftasına muhatap kılınmıştır. Bunları dikkate değer şeyler değimli?.!. İşte bu tür fitne hareketleri öncesi ve sonrasına küçük bir ışık tututacak tarihi gercekleri burada zikredersek Hz. Ali seven ve onun şiası olarak vasıflandırılan küfe halkı Hz.. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’e son derece saygı duyar sever ve hayırla yad ederlerdi. Ancak belirli bir dönem sonra islam düşmanlarının ortaya attığı fitne meyvesini vermeye başladığında durum tamamen değişmeye yüz tuttu. Bu konuyu dile getiren tarihi vesikalara baktığımızda alt niyetli provakatif düşüncenin amacına ulaşmak için var güçleri ile calıştığını görmek mümkün olur. Mesela Muhammed b. Hümeyd, Cerir'den, O da Sufyan'dan, O da Abdullah b. Ziyad b. Hudeyr'den rivayet ettiğine göre Abbullah b. Ziyad b. Hudeyr şöyle diyor:
“Ebu İshak Es-Sübey'î Kûfe'ye geldi. Şemr b. Atiyye, birlikte yanına gitmemizi istedi. Yanına gittik ve sohbet ettik.” Ebu İshak şöyle dedi:
“Ben Kûfe'de iken istisnasız olarak bütün Küfe ehli Ebubekir ve Ömer'in (r.a.) faziletlerine inanıyor ve onları sair ashaba tercih ediyorlardı. Şimdi ise konuşabildikleri kadar konuşuyorlar. Vallahi ne dediklerine akıl erdiremiyorum.” Ebu ishak Osman'ın (r.a.) şehadetinden üç sene önce doğdu. Büyük alimlerden olan Ebu İshat uzun bir hayat yaşadı ve H. 127 de vefat etti. Ali'nin (r.a.) hilafeti esnasında çocuk olan Ebu İshak, Onun hakkında şöyle diyor:
Ali (r.a.) Kûfe'de mimberin üstünde hutbe irad ederken babam beni kaldırdı. Onu beyaz saç ve sakalıyla gördüm.
Ebu İshak'ın Kûfe'yi ilk defa ne zaman terkettiğini ve ondan sonra tekrar Kûfe'yi ne zaman ziyaret ettiğini bilseydik, Kûfe'deki alevîlerin Ebubekir ve Ömer'i (r.a.) ne zaman tercih ettiklerini ve ne zaman terkettiklerini bilecektik.
Ali (r.a.), Küfede Ebubekir ve Ömer'i (r.a.) medhederken aleviler de Tahkim (Hakem olayı) hadisesine kadar imamlarına muhalefet etmemişlerdir. Maalesef bu olaydan sonra haricîler ve onların bir fırkası olan İbâdiyye aynı istikamette kalmalarına rağmen alevîler imamlarına muhalefet ederek H. Birinci asırdan sonra Ebubekir ve Ömer (r.a.) hakkında ileri geri konuşmuşlardır.)
Damure, Said b. Hasan’ın, Leys b. Ebi Selim'den aşağıdaki, sözleri işittiğini nakleder. Leys (Leys b. Ebi Selim el-Kureyşi el-Kûfi, âlim olup İkrime'den hadis nakletmiştir. Ma'mer, Şube ve Sevri'nin hocalarındandır. Kûfe'nin en iyi âlimlerindendir. H. 143 te vefat etmiştir. ) şöyle diyor:
“İlk şiîleri gördüm. Onlar Ebu Bekir ve Ömer'e hiç kimseyi tercih etmiyorlardı.”
Ahmed b. Hanbel, Sufyan b. Uyeyne'den O da Halid b. Seleme’den, O da Mesruk'tan rivayet ettiğine göre Mesruk şöyle dâyor : “
“Ebubekir ve Ömer'i sevmek ve onların faziletlerini bilmek sünnettendir.”
Mesruk, Kûfe'de bulunan en büyük tâbilerden idi. Tavus da aynı görüştedir. Aynı rivayet, İbni Mesud'dan da nakledilmiştir. İlk şiîler elbette Ebubekir ve Ömer'i (r.a.) tercih edecekler. Çünkü Emirulmü'minin Ali'nin (r.a.):
“Bu ümmetin peygamberlerinden sonra en hayırlıları Ebubekir ve Ömer'dir.” dediği sabit olmuştur.
Bu söz birçok yollarla nakledilmiş hatta seksen ayrı yoldon geldiği ayrıca beyan edilmiştir.
Buhari yukarıdaki sözü El Hemdaniyyen (iki Hemedanlı) hadisiyle sahihinde nakletmiştir. Bu iki Hemedanlı da Ali'nin (r.a.) en samimi arkadaşlarından idi. Öyle ki Ali (r.a.) bir şiirinde onlar hakkında şöyle diyor:
Cennetin kapıcısı olsaydım,
İki Hemadaniye selametle girin, derdim.
Buhari'nin, Süfyan-i Sevri'den, O da Munzir'den (bu iki zat da hemedanlıdır) O da Muhammed b. El-Haneîiye'den rivayet ettiklerine göre, Muhammed b. El-Hanefiyye (Ali'nin (r.a.) oğlu) şöyle diyor:
“Babacığıma Rasulullah'dan sonra insanların en hayırlısı kimdir? diye sordum. Ebubekir'dir dedi. Ondan sonra kimdir? Diye tekrar sorunca; Ömer'dir, dedi.”
Muhammed b. Hanefiyye'nin naklettiği bu sözler, bizzat babası tarafından ve açık olarak mimberde halka açıklanmıştır.
Yine Muhammed b. El-Hanefiyye'den rivayet edildiğine göre Ali (r.a.) şöyle diyordu:
“Beni Ebubekir ve Ömer'e (r.a.) tercih eden birisini bana getirirlerse, mutlaka Onu iftira cezasıyla cezalandırırım.”
Yin bu konu ile ilgili Allah (c.c.) şöyle buyurur:
“Muhammed Allah'ın elçisidir. O'nun beraberinde bulunanlar, inananlara karşı alçak gönüllü, inkârcılara karşı güçlü...” (Mâide: 5/54)
Rasulullah, şiddet ve merhameti birleştiriyor, adalete uygun olanı emrediyordu. Ebubekir ve Ömer'de (r.a.) O'na itaat ediyorlardı. Böylece Onların hareketleri kemâl-i istikametle gerçekleşiyordu.
Rasulullah vefat edince bu iki zat, ayrı ayrı Peygamberlerinin halifeleri oldular. Ama hem sahabenin hemde sahabeden biri olan Hz. Ali nin kabul ettiği bu halifeleri dümenle yalanla ters yüz etmişlerdir.
Hakikatler böyleyken şiacılar düşmanlıklarını, Tarih boyunca kademe kademe sinsi sinsi etkin oldukları grupların içine sokmayı başarmışlardır. Ancak bugünün aydın şii düşünürleri bu sapkınlar ile hakikatleri bir birinden ayırtetmeye calıştığını da unutmamak gerek.
Sürecin tarihi gelişimini takip etmeye devam edersek;
Hz.. Ali haince arkadan vurulduktan sonra kendisini vuran ibni mülcem'in öldürülmemesini" söyleyecek kadar gücü olmasına rağmen toplam 17 oğlundan hiçbirinin halife olmasını vasiyet etmemiştir. Böyle bir şeyi düşünseydi, onu da söyleyebilirdi. Şahadetinin ardından yerine büyük oğlu Hz.. Hasan Halife seçildi.
Şii tarihçilerinden olan Isfehanî, Hz.. Hasan’a ilk biat edenin Abdullah b. Abbas oldugunu söylemektedir.[ Ebû’l-Ferec el-Isfehanî (356/966), Mekâtilu’t-Talibiyyîn, (thk. Ahmet Sakar), Beyrut 1987, 52 ). Ancak Abdullah b. Abbas, Hz.. Ali’nin Basra valisi idi ve o anda Kûfe’de olmayıp görevinin başında bulunuyordu.[ Ali Yasin, 122] Zaten Isfehanî Hz.. Hasan’a ilk biat eden şahsin Abdullah b. Abbas olduğunu söyledikten sonra Muaviye tarafından Hz.. Hasan’ın hâkimiyetinde bulunan kentlere casusların gönderildiğini, Kûfe’ye gönderilen casusun Hz.. Hasan, Basra’ya gönderilen casusun da Basra valisi Abdullah b. Abbas tarafından yakalanarak idam edildiğini belirtmektedir.[ Isfehanî, Mekâtil, 54] Görüleceği gibi İsfehandı daha önceki söylediği ile tezada düşmekte bir noktada kendi kendini yalanlamaktadır ki bu da şii tarihçilerinin en büyük özelliğidir. Abdullah b. Abbas’in o tarihte Basra’da olduğunu kabullenmektedir. Ibn A’sem’in de Abdullah b. Abbas’ın Basra’dan Hz.. Hasan’a mektup yazip, Muaviye ile savasa devam etmesini tavsiye ettiğini söylemesi de[Ibn A’sem, III/IV, 285] Abdullah’ın, Hz.. Hasan’a biat ettiği tarihte Kûfe’de olmadığı gerçeğini ortaya koymaktadır.
Hazreti Hasan babasının halifelik yaptığı dönemde de aktif çalışmaların içinde bulunmuş bir kişi olarak ülkenin içinde bulunduğu karışıklıkların sonucunun nereye doğru gittiğini görmekte bunun çözümü ve halifelik konusunda dedesi Peygamberimiz Hz.. Muhammed’in “Benden sonra hilafet 30 yıldır. Ondan sonra ısırıcı saltanat başlar.”, ” Benim bu oğlum seyyiddir, umulur ki, Allah bununla iki Müslüman kitlenin arasını bulacaktır.” sözleri gereğince muaviye ile anlaşma yaparak halifelik'ten 662 yılında çekildiğini bildirdi.
Hz.. Hasan; muaviye (r.a) karşı “Kur'an’a ve sünnete uyması, şura kararlarına göre hareket etmesi ve Hz.. Hasan yandaşlarından intikam almaması” şartlarını öne sürdü. Bunu kabul eden Muaviye (r.a), biat almak üzere Kufe’ye gitti. Orada Muaviye (r.a) halka hitap ettikten sonra minbere cıkan Hz.. Hasan şöyle dedi;
"Ey Irak halkı! Benim gönlüm sizden soğudu. Babam Hz.. Ali’nin sağlığında bunca muhalefetler ettiniz, bir gün O'nu gamsız bırakmadınız. Nihayet babamı öldürdünüz. Bana da bunca zahmet verdiniz; üzerime hücum eylediniz; beni yaraladınız. Henüz yaram iyileşmedi. Malımı yağmaladınız. Ey Irak halkı! Eğer siz ehl-i beyt-i Rasulullah'a eza kıldınızsa da Allah hıyanette bizimle sizin aranızda hâkim ve kâfidir. Şu halde ben Muaviye’ye biat ettim. Sizin biatinizden bizar oldum." dedi.
Daha sonra Muaviye ile yaptığı bir anlaşma ile ona biat etti. Bu anlaşmanın önemli maddelerinden birisi de "Muaviye kendisinden sonra kimseyi yerine tayin etmeyecek; aksine bu iş(hilafet), ondan sonra Müslümanların şurası ile tesbit olunacaktır" şeklindedir ki bir şii yazar olan Gölpınarlı da Tarih Boyunca islamm Mezhepleri ve Şiilik (istanbul 1979),377 eserinde bu görüşü paylaşmaktadır.
Hasan (r.a.)'dan sâdır olan en önemli şey Onun kendi isteğiyle babasından sonra ( Ali'nin (r.a.) vefatından sonra) Muaviye'ye biat etmesi ve halifeliğin bir şura tarafından seçilme şartı koymasıdır. Siacıların bu biata iştirak etmeleri hak olduğuna da inanmaları gerekirdi. Çünkü onlara göre bu biat masum olan bir zâttan Yani ikinci İmam Hz. Hasan dan dan sadır olmuştur. Hâlbuki onlar bu biati inkâr ederek masum olan imamlarına muhalefet ettiler. Bu durum ancak iki şekilde izah edilebilir:
Ya oniki imamlarının masum olduklarına dair olan iddiaları yalandır. Ki böyle bir iddia ile bütün inançları sarsılmış olur. Çünkü masumiyet onlarda esastır.
Ya da Hasan’ın (r.a.) masum olduğuna inanıyorlar. Onun biati da masum bir kişinin amelidir. Fakat onlar bunu kabul etmezler. Masumun uygun gördüğüne muhalefet ediyorlar. Bunu da nesilden nesile aşılıyorlar. Şu halde masuma muhalefetleri küfürdür.
Meselenin özünde Hazreti hasan son derece ileri görüşlü gelişmelerde Allah ın muradını anlayan bir yapısı vardı. Hilafeti korkaklığından bırakmış değildi. Kendileri için hilafetten ziyade imametin ön planda olduğunu görmüştü. O günkü şartlarda gittikçe genişleyen İslam coğrafyasındaki cehaletinde arttığını görmekteydi. Bunun giderilmesi ilim adamı yetiştirilmesi görevinin birileri tarafından yürütülmesi gerektiğini biliyordu. Bu çalışmalarını sürdürürken genç yaşta Allahın rahmetine kavuştu. Hasan, ölümüne yakın kardeşi Hüseyin’e önemli mesajlar vermişti:

"benim anladığıma göre, Allah velayet ile hilafet'i bizde birleştirmeyecek!"
Sonra şöyle devam etmişti: "HZ.. Ayşe'ye sor. Eğer izin verirse, beni dedimin yanına defnet. Ama karışıklık çıkarsa, vazgeç!"
Bunu Mervan haber alınca, "biz oraya kimseyi defnettirmeyiz," dedi. Bunun üzerine Hüseyin’in taraftarları silaha sarıldılarsa da, Hasan’ın sözlerini hatırlayarak savaştan vazgeçtiler. Hz..Hasan, baki mezarlığına defnedildi.
Hasan’ın velayet ve hilafet hakkındaki sözleri gerçeğin tam ifadesi idi!
Zaten bunu sezdiği için kendisi hilafet'ten vazgeçmişti!

Talha
Admin

Mesaj Sayısı : 22
Kayıt tarihi : 09/11/09

Kullanıcı profilini gör http://talha95.yetkinforum.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz