BÜYÜK FİTNENİN OLUŞUMU VE İMAMLARIN KONUYA BAKIŞI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

BÜYÜK FİTNENİN OLUŞUMU VE İMAMLARIN KONUYA BAKIŞI

Mesaj  Talha Bir Ptsi Kas. 09, 2009 3:56 pm

Huzursuzluğun hâkim olduğu o dönemdeki toplum yapısına bakıldığında, İslam coğrafyasındaki algılamalar ve faaliyetleri şöyle sıralanabilir.
Olayın devlet cephesi olan emevi hanedanları ki; Halifeliğin yapısına saltanatı bulaştırmışlar, karşılarında muhalefet olabilecek güç ve yapıda kimse görmek istememekte, Bu hırsın kamu düzenini sağlayan kesime yansımasıyla valiler, halkın sıkıntılarına çözüm üretmek yerine onları daha sıkmaya patlatmaya yönelik eylemler içine girmelerini sağlamıştır. Yönetimin şerrinden korkan devlet erkânı yönetime yaranmak için yalakalık ve yanlışlık adına bir eylemde bulunmayı geleceğin garantisi görmektedir. İşte bu ortamda yukarda da kısaca bahsedildiği üzere Hz.. Hüseyin’in şehit olmuş Allah ın rahmetine kavuşmuştur. Devleti yönetenler, devlet gelirini artırmak, kendi hükümranlıklarını iyice oturtmak için dışarıda fetih hareketlerini sürdürürken, içerde konumlarının kalıcılığını sağlamak adın o derece ileri gidilmişlerdir ki camileri bile siyasetde kullanmışlardır. Halkın tek güvendiği huzura erdiği bu müesseselerde kendi geçmiş ve gelecek nesillerine methiyeler düzülmesini sağlarken, bazı cami ve mescitlerde saraya yalakalık yapan din adamları kullanılarak ehlibeyte hakarete varan sözler sarf edilmesini sağlanmıştır. Söz konusu imamların bir kısmı aldıkları emirle, bir kısmı yağcılık olsun diye bile bile vaaz kürsülerinde ehlibeyti halkın gözünden düşürmek için yalan yanlış sözler sarfetmekten geri kalmamışlardır. Camiye gelip cuma namazını kıldıktan sonra hutbede bu tür hakaretleri dinlemek istemeyen insanların dinlemesini sağlamak için, Cuma namazının sonunda yer alan cuma hutbesini Cuma farzının önüne almışlardır. Emevi hanedanlarına yapılan övgüler ve ehlibeyte yapılan hakaret vari sözler boşa gitmesin dinlesin diye böyle bir eylemi gerçekleştirmişlerdir. Siyasetdeki hırsın bu kadar nefreti doğurması İslami alt yapıdan yoksun fakat camilere bir şey öğrenmek için namaz kılmak için gelen halkın, Ehlibeyt sempatizanlarının, Aliyi sevenlerin ve Alevilerin camilerden uzaklaşmasını sağlamış, bu olumsuz manzaradan uzak kalmak isteyenler camiyi terk etmişlerdir. Bu yanlışlar yüzünden camilerden uzaklaştırılanlar, İslami öğrenmekten yoksun bırakılmış, bu mazlum insanların başkalarının ellerine geçmesine sebep olunmuş, hırsları yüzünden müsebbipleri büyük bir gafletin, ihanetin, hesabı verilmeyecek sorumlulukların altına girmişlerdir. Ehlibeyt aşkıyla yanmaya başlayan iman ateşinin alevlenmesine ramak kalan grupların, İslamlaşamaması, ıslama fitne sokmak için fırsat bekleyen grupların ellerine itilmesi ne acı bir tarihi gerçektir. Bu gruplar camilerde gördükleri manzara karşısında kendilerini mevcut yönetime göre öteki olarak tanımlamışlar, onlarla hiçbir konu da bir olmama konumuna girmişlerdir. Ehlibeyte duyulan sevgi ve bağlılıklarını mücerret planda tu¬tamayıp müşahhas alana taşıran ve sevdik¬lerinin en ılımlı muhaliflerine bile düşman olacak dereceye vardıran son derece hisli ve melânkolik tiplerin etkisi ve bu tip kişi ve kişilerin anlayışları ile inançlarını sahip ehlibeyt sevgisi eksenine oturtmayı bir günah çıkarma olgusuna dönüştürmüşlerdir. Hz.. Ali'ye ve ehl-i beyt mensublarına, özellikle velayet ve ilmin yanı sıra, rasulül-lah'ın soyu olmaktan kaynaklanan şahsiyet¬leri sebebiyle doğan sevgi ve muhabbetle yetinmemişler, bu güzelliğin içini yeni ilavelerle doldurulması anlayışına kapılarını arkasına kadar açmışlardır. Bazı din adamlarının vaaz kürsülerindeki saltanat sahiplerini övmelerini hazmedemeyen ehlibeyt sevdalıları bunlar yezit ve bunun gibi zalimleri överek sevap umuyorlarsa biz neden ehlibeyti öven ve onu yücelere taşıyan övgüler methiyeler yapmayalım düşüncesi ile başladıkları faaliyetlerinin sonunda ehlibeyt adına uydurdukları hadisler karşılığında sevap alacaklarına bile inanmaya başlamışlardır.
Hatta bu konuda yarışa girişilmiş ehlibeytle ilgili 70 tane hadis uydurdum bunun sevabı bana yeter deyip yaptığı ile cenneti umanlar olmuştur. (konu ile ilgili geniş bilgi Şianın Hadis Anlayışı bahsinde yer almaktadır)
Burada küçük bir ayrıntının belirtilmesinde fayda var. Yezid, kendi döneminde asla ilmin merkezi konumunda olan Mekkeye hükmedememiştir. Mekke'ye de İbnü’z Zübeyr hükmetmiş, Yezid'e biat etmemiş ve Yezid ölünceye kadar da kendisine biat edilmesi için çağrıda bulunmamıştır. Mekkedeki camilerde yezide methiyeler düzülen hutbeler okunmamıştır. Ayrıca beni ümeyye ve beni abbasi dönemlerinin bazı idarecileride buna izin vermemişlerdir. Özellikle yezit ve zalim haccac dönemlerinde camilerde siyaset adına linç kampanyası sürdürmeyi saltanatın devamının garantisi görmüşlerdir. Bu sürecte emeviler'den halife 2. Muaviye ve halife ömer'i aynı kefeye koymamak hayırla yadetmek gerekir... Çünkü bu muhterem zatlar camide ehl-i beyt'e sövme âdetine büyük tepki göstermiş bu yanlış hareketi kendi dönemlerinde kaldırmışlardır. Şu önemli noktanında altını cizersek, Emeviler'den de, Abbasiler'den de hilafete Emeviler döneminde bulaştırılan saltanat yönünü kaldırmak için gayret gösterenler olmuştur. Bilhassa Abbasi halifesi Memun, kendisinden sonra İmam Cafer-üs Sadık'ı halife olarak göstermiş, ancak bir sonuç alamadan halifelik'ten düşürülmüş, yerine oğlu getirilmiş, böylece saltanat zinciri devam edilmiştir. Ancak halifelere, Hz. Hüseyin ve Zeyd’ den başka başkaldıran ehlibeyt imamı hiç olmamıştır. Özellikle imam cafer'den sonra halifeler ile birlikte yaşadığını, hatta kız alıp kız verildiği görülmektedir.


Buna karşın sapkın hareketlerin propagandası ile yeni bir anlayışın etkisinde kalanlar ki, bunları da birkaç bölümde sıralayabiliriz.
Hz. Hüseyin’i davet edip, ona sahip çıkama kararlılığını sürdüremeyen ve yanında olamama neticesinde onun, hunharca ve gaddarca şehit edilmesine sebep olma ezikliğinin etkisinden kurtulamamış, ancak, sağlığında sahip çıkamadıkları bu zatın ve çocuklarının sevgisini özünde yaşamayı ve yaşatmayı vicdani bir görev sayan ve dini konuda son derece yetersiz olan bu gruplar, dini öğrenmek için gittiği camilerde ehlibeyti halkın gözünden düşürmeye yönelik olmadık iftiralar atılmasını içlerine sindirememişlerdir. Kendilerini, mevcut yönetime göre öteki olarak tanımlayarak, onlarla hiçbir konu da bir olmama konumuna girmişlerdir. Camilerde anlatılan dini konularla övgü ve kınamaları bir algılamış, Ehlibeyte duyulan sevgi ve bağlılıklarını mücerret planda tu¬tamayıp müşahhas alana taşıran ve sevdik¬lerinin en ılımlı muhaliflerine bile düşman olacak dereceye vardıran son derece hisli ve melânkolik tiplerin etkisi ile inançlarını ehlibeyt sevgisi eksenine oturtmayı bir günah çıkarma olgusuna dönüştürmüşlerdir. Bunlar Hz. Ali ve ehl-i beyt mensuplarına verilen ilmin, velayet ve Rasulüllah'ın soyu olmaktan kaynaklanan sevgi ve muhabbetle yetinmemişler, bu güzelliğin içini yeni ilavelerle doldurulması anlayışına kapılarını arkasına kadar açmışlar bunu bir görev bilmişlerdir.
Yine bu zümreden olup eski kültürlerinden vazgeçemeyip islamla birleştirmek isteyenler, tercüme hareketlerinin başladığı dönemlerde kendi kültürlerini İslam kaynaklarına sokarak bu gruba büyük destek sağlamışlardır.
İslami hizmetlerin ulaşamadığı halk kitleleri.
Bu grupta yer alanlar kitleler halinde Müslüman olmuş ancak yeterli bilgiye ulaşamayan bu insanların mevcut hallerinden istifade edilerek, hanedanlarının yaptıkları zulüm ve haksızlıklar istismar edilerek, gerçek islamla emevi yaşam biçimini bire bir aynı göstererek hak yolun emevi uydurması olduğu propagandası ile insanların gerçeklere karşı kulağını kapamasını sağlamışlardır. Boşlukta kalan bu insanlara, Sapkın fikir ve anlayışların İslam adı altında verilmesi, peygamber yerine alternatif peygamber inancı yerleştirmek için peygambere inanan ama esas icracı olan masum imamların etkin olduğu bir anlayışın benimsetilerek, masum imamlar adına söylenilen sözlerin gerçek din gibi algılanması sağlanmıştır.

Bir başka grup, zulmün ve istismarın yaptığı tahribatı yeterince engelleyemediği için İslam ümmetinin geldiği son durum karşısında üzgün ve rahatsız olanlar ki bunlar da kendi inanç dünyasını sahabeden ve tabiinden öğrendiklerini yaşamaya çalışan geniş halk kitleleri.

Dördüncü bir cephe ki doğru islamın bugünlere taşınmasını sağlayan ve Hz. Peygamberimizin size iki emanet bırakıyorum birisi Hz. Kuran diğeri ehlibeytim diyerek işaret ettiği, islamı gelecek nesillere taşıma gayreti ile ıssızlarda, mağaralarda, talebe yetiştiren ilim ve irfanın fetih ülkelerine yayılmasını sağlayan vizyon sahibi ekip ve onların medrese faaliyetleri.
İslam coğrafyasındaki genel görünüm çok net olmasa da aşağı yukarı birbirinden farklı amaç ve bilinçte dört ana grup olarak sıralayabiliriz.
Pekiyi şiilik bu sürecin neresinde başladı sorusunun cevabına cok somut belli bir nokta ve zaman diliminde denmesi mümkün değildir. Bu husus uzun soluklu bir süreçle bazı Müslümanların yanlışlarından, meydana gelmiştir. Şöyle ki: yukardan beri sayılan hususların her birisinin belirli katkıları olmuş ama özellikle Hz. Hüseyin in şehit edilmesinden sonra ehlibeyt sevgisi ile yanıp tutuşan insanların camilerden uzaklaştırılması neticesinde boş durmayan islam düşmanlarının bu insanları istismar etmeleriyle bu mazlum insanlara din diye verilen bir takım saplantıların kemikleşmeye başladığını Şiiligin Şiacılığa dönüştünü söyleyebiliriz.

Ehli beyt imamları ise; ne emevi hanedanlarının yanında nede karşışındaki ehlibeyt taraftarı görünen grubun içinde yer almayıp, islam kaybolmasın diye bütün enerjilerini dine hizmete çevirip boş durmadan talebeler yetiştirmişlerdir. Bu hizmetlerini de o günkü şartlardan dolayı gizli sürdürmek zorunda kaldılar. Yetiştirdikleri öğrencilerini ilmi ve irfanla yoğurarak islam âleminin her tarafına yaydılar. Bu talebeler gittikleri beldede islamı anlatıp yayma faaliyetine devam ettiler. İşte bu zamanda ilhamını yine ehli beyt imamlarından alan bu talebeler islamı yaymaya gayretinden geri durmadılar. Bunların samimi gayretlerinin sonucu mezhepler olarak tezahür etti. Üstelik bu imamları sahipleri hiç bir zaman ehli beyte ihanet etmediler. İmamı azam beni ümeyyeye karşı kıyam eden hazreti zeyd’in yanında oldu. Yönetimin yanında olmamak için hapishanelerde yıllarını geçirdi hatta orada öldü. İmam Şafii hazretleri sultanlara karşı " Rafızilik ehli beyti sevmek ise ben nafiziyim" dedi. Ehlibeyt anlayışı ile kendi anlayışları arasında bir fark olmadığını herkese ilan etti. İmam Ahmet bin Hanbel ehli beyt sevgisinden dolayı zindana atıldı. Yani velhasıl ehlisünnet gerçek anlamda ehli beytin talebelerinden başkası değildir. Ehlisünnet ile ehlibeyt arasında temel konuların hiç birinde ayrılık bulunmamaktadır. Bunlar göz ardı edilmeyecek ve aslla kaybolmayacak tarihi gerçeklerdir.
Bütün bu sorunlara rağmen, Asr-ı saadet İslam tarihinin altın asrıdır. İslam tarihi o asır kadar bereketli, ahalisi güçlü, kuvvetli, cihada karşı samimi ve doğru, Allah yoluna yapılan da'veti yer yüzünün her köşesine yaymış bir asır daha görmemiştir. Rasulullah'ın asr-ı saadette yaşayanları “Ümmetin en hayırlısı” olarak nitelendirmesi boşuna söylenmiş bir söz değildir.
Bu sürecle ilgili El-Hafız İbn-i Hacer, İslâm ümmeti, tabiîne uyan ve sözleri kabûl edilenlerin hicri ikiyüz yirmiye kadar yaşamış idareciler olduğu üzerine ittifak ettiğini, bu tarihlerden sonra da bidatların zuhur ederek hâl ve gidişin süratli bir şekilde değiştiğini söylemektedir. (Fethu’l-Bârî, 7/4)
Burada esas dikkati çeken işin acı yönü şia karşıtı islam alimleri toplum önderleri ve imamları şak şakşakçıların yanlarında, çevrelerinde olmamalarına ve onlara karşı olmalarına rağmen, o günkü zulmün tarafıymış gibi gösterilmeye çalışılmasıdır. Oysa bunlar; ehlibeyt imamlarının yetiştirdiği, ya da hocaları ehlibeyt imamı olan âlimlerin yetiştirdiği, mezhep imamlarıdır. Bunlar; beni ümeyye zulmüne sonuna kadar karşı durmuşlar, çalışma azmi keskin zekası ve vefası sayesinde ıslamın orijinalinin bozulmadan, temel felsefesi değişikliğe uğramadan, gelecek nesillere taşıyan güzide insanlar olmuşlardır.
Minberde Ali’nin kötülenmesini emrinden sonra ayaklanmalar olmuş ve bunlar Emevi Hilafetini sarsıp belini kırarak, Abbasi Hilafet’ine yol açmıştır. Abbasilerin devlet yönetimini ele gecirmesi ile de umut edilen gelişmeler olmamış benzer olaylar devam etmiştir. Şöyle ki;
Eba Müslim’in desteği ile halife olan ebül Abbas, "nerede bir emevi varsa, kılıçtan geçirilmesini" emretti!. Bu düşmanlık sonucu Haşimiler Emevilerin topluca öldürülmesini sağlayarak olayı korkunç bir katliama dönüştürdü.
Tarihe baktığınızda siyasetin çok acımasız, figuranların kimi nerede ne zaman desteklediği konusundaki değişkenliğin ne kadar hızlı olduğunu bununla birlikte bu değişkenliklerde esas sebep cıkar olmasına rağmen bunun saklanıp bu uğurda inancların istismar edildiğini görüyorsunuz. İşte esas amacı ehlibeyte yardımcı olmak onları korumak amacıyla ortaya cıkan Ebül Abbas, halife olduktan hemen sonra Şam’da 90 kadar emevilerin ileri gelenini yemeğe çağırdı. Onları sopa ile döve döve öldürttü. Sonra da cesetlerinin üzerine sofra kurdurtup keyifle yemeğini yedi. Sofranın altındakilerden bazıları hâlâ ölmemiş, can çekişiyordu.

Basra’da Abbasi komutan Abdullah sokaklarda emevi avlayarak birer birer öldürttü, cesetlerini yerlerde sürükledi, köpeklere yedirtti. zulüm bir taraftan kapanırken bir başka isim le yeniden hortlamıştı. Bu süreçte eba müslim-i horasani de intikam amacıyla çok emevi öldürdüğünü görmekteyiz. Bu sülaleden bir tek kılıc artığı emevinin gizlice endülüse kactığını orda büyük hizmetlere vesile olduğunu görüyoruz. Bu süreclerde İyilik ve kötülüğün sülale, soy, sopla alakalı olmadığını tamamen kişilerin kendisiyle ilgili olduğuna çok defa şahit oluyoruz.
Konunun daha iyi anlaşılması acısından bazı tarihi gerçeklerinde ifadesinde fayda var;
Mesela bazı yaklaşımlarda her halife'ye baş kaldıranı şia, her halife'den yana olanı "yezid" sayma gibi bazı saplantı görünmektedir ki bu hiç doğru değildir. Bunun en bariz örneğini eba Müslim ve ebu Hanife’yi görmek lazım. Halifeliğin Abbasilerin eline gecmesini sağlayan Eba Müslim’i, bizzat imam Cafer şia saymamıştır. Oysa Ebu Hanife’yi i kendi meclisine katılmasından dolayı şia saymıştır. Bazı imamlar kendileri dışında gelişen şiacılık yapan gruplara karşı olmuş hatta onların yanında değil halifenin yanında yer almışlardır. Bunun en büyük örneği İmam rıza'nın halife me'mun'a gelip şiiler'e ve Muhammed mehdi oğlu İbrahim’e karşı uyarmıştır. Kendilerine şia adı veren ve bu grupları sürekli yöneten ve yönlendiren bazı menfaat ve fitne amaçlı kişiler, menfaatleri çelişince ebu-s seraya gibi ehlibeyt mensuplarını öldürmekten bile çekinmemişlerdir. Yine büyüt fitneci, meymun İsmail’in imam'lığını savunma, imamlık postunun onun soyuna geçtiğini iddia etme mücadeleesine girerek Şiilik'ten büyük kazançlar elde etmiş, Şiilik inancını önce ifrata götürüp sonra da inkâra yönelmiştir.
Görüleceği gibi o dönemlerde kendini şia diye adlandıran gruplar homejen bir yapıda değildi. Ehlibeyt önderleri etrafında olan şia olduğu gibi ehlibeytin dışında gelişen islam ilmiyle örtüşmeyen bilgilere haiz aşırı radikal grupların da kendilerini şia diye adlandırdıklarını görmekteyiz.
Ali ve Ehli Beyt taraftarları arasında asla raslanmayan garip sapık ve sapkın görüşler daha ziyade imamların şii gruplar üzerindeki etkisinin azalmasından sonra ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz. Bu da Şiilerin büyük kayboluş dediği süreçe rastlamaktadır. Bu sürecin mimarları imamların yerlerini alan menfaat şebekeleri Şii raviler ve mezhep alimlerinden bazıları olduğu tarihi hakikatlerdir. Bu kişiler ileri sürdükleri görüşlerin yayılmasını sağlamak ve faaliyetlerini o günkü yönetimin gözünden saklamanın yol ve yöntemini takiyyeye sarılmakta buldular. Gizliliğe muhtac olan bu yeni görüşlerin himayesi içinde takıyye fikri en güzel metotdu. Çıkar cevreleri şiiler’in işte başka, dışta başka görünmeleri isteniyordu. İslam toplumunca yadırganan bu görüşler hakkında şüpheye mahal bırakmamak ve bu duruma dini bir kisve kazandırmak gayesiyle Şii raviler bu görüşlerin Şia imamlarına ve bilhassa İmamı Bakır ve İmamı Sadık’aid olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu rivayetlerin aynen kabul edilmesi ve münakaşaya mahal bırakmamsı için de Şia imamlarına masumiyet esası getirilmiş bu garip rivayetlerin araştırılmasının önüne geçilmiş sorgulanması caiz olmayan bir vasıf hale sokulmuştur. Böylece İmamla temas kurma, kendisine ve dedeleri olan pak imamlara nisbet edilen sözlerin hakikatiyle alakalı soruların doğru olup olmadığını öğrenme kapıları kapatılması sağlanmış ve meydan hem Şiiliğe hem de İslam’a pusu kuranlara bırakılmıştır. Bunlar da istedikleri şekilde çalıp oynamışlar, akıllarına gelen iftirayı kalemleriyle kağıda dökmüşlerdir. Bu görüşler incelendiğinde tamamen İmam Ali’nin ve Ehl-i Beyt’in ahlak ve gidişatına ters düşmektedir.
Büyük imam, İmamı Cafer kendini şia diye tanımlayan Ebu'l Carud, Ahmed b.Keyyal' yanında uzaklaştırmış onların inanclarıya örtüşmediğini ortaya koymuş bunun dışında sık sık Şiacılardan rahatsız olduklarını dile getirmiş kendi adının kullanılmasından son derece rahatsız olduğunu söylemiştir. Bunun dışında İmam Rıza, ve İmam Zeyt bunları dışlamış onlardan uzak durmuş ve kendilerini onlardan beri görmüşlerdir. Ne yazık ki, Ehlibeytin dışında gelişen şia grupları bugünkü şia temel felsefesinin kurucuları olmuştur. Ama bunlar yine imamları kullanmaktan geri kalmamışlardır.
Tarih boyunca adı gecen ehlibeyte imamlarına Şiilerin sahip çıktığı kadar Sünniler de sahip cıkmıştır. Söz konusu kişiler Tasavvuf alanının en büyük önderlerindendir. Sünniler hiçbir zaman bu imamları takiyyeci, korkak, pısırık, içi başka dışı başka, bir konu ile alakalı her sorana ayrı cevap verecek türde tutarsız olarak tanımamışlardır. Oysa bu güzide insanların şii inancındaki yerine ibret için baktığınızda görüyorsunuz ki bazen bütün kötü karekterlerin odağı bazen tapılacak noktaya konulan kutsal varlıklar!
Tarihi kaynaklara baktığımızda, Şehristani, bir çok sapık Şii fırkalarını saydıktan sonra, Caf'er b. M. es-Sadık'ın bütün bunları kovduğunu, lanetlediğini belirtmekte, aslında bu gurupların tamamen sapık ve imamlarından habersiz olduklarını kaydetmektedir. (Şehristani el-Milel ve'n-Nihal, 1,155)
Sürecin tarihi gelişiminde, kavmiyetciliğin siyasal, ekonomik cıkarlarla desteklenerek hâkimiyetini sağlamak adına bütün dini değerlerin nasıl kullanılıp amacından saptırıldığını bu değerlerin nasıl eğilip büküldüğünü, bunun topluma nasıl yansıtıldığın acıyla görüyor bütün bu gerçekleri haykırmak istiyorsunuz ama en yakınınızdaki beyni yıkanmış ezberlettikleri birkaç hissiyatın dibine gömülmüş zavallılara bile bir şey izah edemiyorsunuz. Bu inanan insanlar için çok elem verici bir durumdur.
Sonuç olarak;
İşte bu sonderece karışık ve karmaşık bir sürecte oluşan ve oluşturulan bu inancın lideri olarak gösterilmek istenilen ehlibeyt imamlarının hayatları çok yakından ve derinlemesine araştırıldığında yaşadıkları dönemlerde kendilerine sempati duyan ancak inanç yönünden aşırı buldukları bu grupların ne yanında ne de önünde olmadıklarını görüyoruz. Çünkü bu imamlar Hz. Hüseyin ve Hz. Zeyn örneğini yaşamış ve yakından bilmektedirler. İmamlar bu grupların yaptıkları bütün faaliyetler ve şianın geliştirilmesi yönündeki tüm sapık söylemlerinden beri olduklarını sık sık söymek zorunda kalmışlardır.
Bu konu ile ilgili Yapılan bir araştırma da;
“ (203–260/819–874) yıllarını göz önüne alındığında imamların herhangi bir siyasî oluşumun içinde yer almadıkları gibi kimseyi de siyasî bir ayaklanmaya teşvik etmedikleri görülebilir. Ayrıca İsnâ Aşeriyye İmamların hayatları boyunca idaresinde bulundukları siyasal yönetime karşı pasif bir siyaset takip ettikleri, İmâmiyyenin iddia ettiği imam olduğu öne sürülen şahısların o camianın tümü tarafından kabul edilmediği ve tanınmadığı da söylenebilir. Zaten Ehli Beyt adına Yürütülen hareketlerin neseben belli bir silsileye (İmâmiyye imamları silsilesine) hasr edilmeyip yöresel olarak öne çıkan Ehli Beyt mensupları adın gerçekleştirildiği görülür. Ele aldığımız son dönemde gerçekleştirilen isyan hareketleri genel olarak değerlendirilecek olursa Abbâsî yönetimine her halife atanmasında Ehli Beyt’ten birileri çıkarak insanları bîata davet etmiş, küçük veya büyük çapta isyan çıkarmışlardır. Son dört imam döneminde gerçekleştirilen isyan hareketleri genel olarak küçük çaplı olup Abbâsî devletini sarsacak nitelikte olmamıştır. Ehli Beyt menşeli olduğu kabul edilebilecek isyan hareketleri genel olarak halk tarafından benimsenmediği gibi halka da mal olmamıştır. Birkaç idealist denebilecek önderlerin rehberliğinde gerçekleştirilen hareketler liderin öldürülmesi, hapsedilmesi ya da kaçması ile genelde son bulmuştur. Aslında bu hareketlerin başlangıç noktası Ehli Beyt’i hak ettiği konuma getirme çabası gibi görünse de organize bir güç olmadıklarından ve taraftarlarının çoğu tecrübesiz olduklarından Abbâsî yönetiminin donanımlı orduları karşısında varlık gösterememişlerdir. Abbâsîler her defasında bu isyanları şiddetle bastırmış isyanın elebaşlarını hapsetmiş ya da öldürmüştür.
Ehli Beyt adına gerçekleştirilen isyanların genel karakteri, Özellikle ele aldığımız son dönemde gerçekleştirilen isyan hareketleri ile İmâmiyye imamlarının her hangi bir bağlantıların olduğu tespit edilememiştir. Özellikle yönetim tarafından sıkı bir şekilde kontrol edilen imamlar kendi adlarına da herhangi bir isyan hareketine girişmemişlerdir. Abbâsîler döneminde ekonomik, siyasî, dini ve toplumsal nedenlerle ayaklanmak isteyen bazı kesimler, isyanlarının temelinde farklı nedenler olsa da Ehli Beyt karizmasını kullanmışlar, istismar etmişlerdir. İsyanlarının haklı gerekçesi olarak Ehli Beyt’e yapılan baskı ve zulmü sunmuşlardır. Ehli Beyt’in nazara verilerek gerçekleştirildiği isyan hareketleri Âli Muhammed’den razı olunan birisine diye takdim edilmiştir. Daha çok isyan hareketinin önderleri Ehli Beyt neslinden olduklarından isyanlarına hem haklı bir gerekçe bulmuş hem de taraftarlarını arttırma imkânı bulabilmişlerdir. Bu duruma Mu’tasım döneminde Horasan civarında gerçekleşen Muhammed b. Kasım isyanı gösterilebilir. Yine bu süreç içerisinde Ehli Beyt kaynaklı isyan hareketlerinin bazısı intikam alma duygusu gerçekleştirilmiştir. Örnek olarak Musta’in Billâh devrinde patlak veren Yahya b. Ömer isyanında gerekçe olarak kendine yapılan baskı, zulüm neticesinde intikam almak için girişilen bir hareket olduğu görülür. Bazı isyanlar halkın Abbasî yönetimin bazı uygulamalarından rahatsız olduklarından dolayı gerçekleştirilmiştir. Örnek olarak Musta’in Billâh devrinde meydana gelen Hasan b. Zeyd isyanıdır. Deylem mıntıkasında halkın mera olarak kullandığı sınırın Abbasî komutanlarından İbn Tâhir’e verilmesine halk tepki göstermiş, Ehli Beyt neslinden Hasan b. Zeyd’e biat ederek isyan etmişlerdir. Abbâsî halifesi Me’mun’un kendisinden sonra Ali erRızâ’yı halife olarak belirleyip damat edinmesi, kızını Muhammed elCevâd’a vermesinde ince bir siyaset vardır. Belki de Abbasî Devleti devam ettikçe bu tür mücadeleelerin devam edeciğini bu yüzden AliFâtıma evladından birinin halife olması ile Ehli Beyt’in karizmatik şahsiyetinin halk üzerindeki daha tesirli olacağını düşünmüş olmalıdır. Me’mun ve Mutasım bazı Şiî söylemleri desteklemiş ve Ehli Beyt’e değer vermiştir. Me’mun’un Ehli Beyt’e olan sıcak tavrından dolayı kimileri ona karşı çıkmışsa da Me’mun’un bu konudaki gayreti göz ardı edilmemelidir. Ali b. Muhammed elHâdî, hayatının çoğunu Samarra’da gözaltında geçirmiştir. Bu dönem Şiîlere baskının arttığı dönemdir. Yine bu dönemde Şiîlerce kutsal sayılan mekânlar Mütevekkil tarafından tahrif edilerek ziyareti yasaklanmıştır. Bu uygulamalar büyük ölçüde imamla taraftarlarının irtibatını güçleştirmiştir. Abbasî halifelerinden Mu’tezz devri, Şiîler’e baskının arttığı ayrı bir dönemdir. Hayatının büyük bir kısmını Samarra’da göz hapsinde geçiren Hasan elAskerî’nin kapısının Şiîlere bile kapalı olduğu söylenebilir”.( Ehl-İ Beyt Adına Yürütülen Siyasî Hareketlerin Genel Karakteristiği Bağlamında Abbâsî Yönetiminde İmamların Varlık Mücadeleleri
Yakup Keskin*Sayfa 26-27)

Talha
Admin

Mesaj Sayısı : 22
Kayıt tarihi : 09/11/09

Kullanıcı profilini gör http://talha95.yetkinforum.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz