İSLAMIN GELİŞME SÜRECİNDEKİ OLUMSUZLUKLAR

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

İSLAMIN GELİŞME SÜRECİNDEKİ OLUMSUZLUKLAR

Mesaj  Talha Bir Ptsi Kas. 09, 2009 3:23 pm

Nicelik olarak hızla yayılan islamın aynı ölcekte nitelik olarak geliştiğini söylemek pek mümkün değildir. Bunu anlamak için İslamın ilk yıllarına o günkü şartlara, karşılaşılan güçlüklere iyi bakmak gerekir. Hz. Muhammed in dini tebliğe başladığında ve devamında karşılaştığı zorluklar konuya ilgisi olan her müslümanın malumudur. Zamanla İslamın kıtalara doğru yayılması bu güçlükleri ortadan kaldırmadığı gibi farklı engeller çıkmaya devam etmiştir. İslam karşıtı güçler hiç boş durmamış gelişmelerin önünde sürekli strateji geliştirmiş zamanla İslamın içine çeşitli fitne tohumları ekmişler bunda başarılı olmuşlardır. Bütün bunların nedenlerini anlayabilmek için öncelikle o günlere gitmek, şartları mevcut durumu çok iyi irdelemek gerekir.
Fitne faaliyetlere katkı sağlayanlar, kullanılanlar, içinde bulunanların ne yapmak istediklerinin iyi tespit edilmesi konunun anlaşılmasına hizmet edecektir. Çünkü bu husus tarih boyunca islam coğrafyasında çıban olmuş olmaya da devam edecektir. İnananlar bu konuyu iyi algılamalı, fitnenin amaçlarına hizmet etmemelidir. Bilakis bu tür inanç ve çalışmaların önünde dimdik durum gerçeği her zaman söylemelidir. Hak yalanın karışışında suspus olmamalı, gerçeği bir tokat gibi fitnenin suratına vurmalıdır. Yoksa nemelazımcılar dilsiz şeytan olmaktan kurtulamazlar. Bunları Şiileri kendi inanclarından uzaklaştırma adına değil, tarihi gerçeklerin ortaya çıkması insanların yanlış bilgilerle aldanmamaları adına yapılmalıdır.

İslamın ilk günlerinden, ilk fitne tohumlarının ekilmeye başladığı günlere kadar; İslam medeniyetinin güçlü olduğu Mekke, Medine ve çevresindeki bölgelerde yaşayan insanların çoğu, İslamın oluşturduğu kültürü, gelişmeleri, olayların islamı manadaki yorumları, hazreti peygamberimizin, sözleri, yaşam biçimi, aile ilişkileri, ayetlerin gelme sebepleri ve bunların neler olduğunun bilinmesini doğrudan peygamberimizden öğreniliyordu. Bu öğrenme bazen sorular yöneltilerek bazen takip edilerek oluyordu. Tabi bunların inananlar içindeki yorumları ve herkesin her şeyi aynı ölçüde öğrenmesi her zaman mümkün olamayabiliyordu. Aile mahremiyetleri ile alakalı hususları hanımları, hayatın biraz daha dışarısını çocukları, torunları, yaşadığı çevrede sosyal ilişkiler genişledikçe sohbet ortamına en çok iştirak edenlerin öğrenisi diğerlerine göre daha avantajlıydı. Bunlarla birlikte peygamber efendimizden bilgilenen ondan islamı öğrenen, O’nun dürüstlük abidesi hamuru ile yoğrulan en yeni en taze ve gerçek bilgileri öğrenen ezberleyen ve toparlayan bir cemaat daha vardı ki bunlara ashabı suffa deniyordu. Ashabı suffa Mekke ve Medine ye hicret eden "fakir" ve "kimsesiz" Müslümanlardan oluşmaktaydı. Sayılarının en çok 400 kadar olduğu rivayet edilmektedir. Mescidi Nebevi sofasında kaldıkları için bu isimle anılmışlardır. Bunların çoğu uzun sureleri bile bir dinleyişte ezberleme yeteneğine sahip son derece zeki ve resulullaha bağlı, gecesini gündüzünü Hz. peygamberimizin etrafında ilim öğrenmeye ayırmış kimselerdir. Bunlar, ayetlerin geliş sırasını, hangi olay üzerine geldiğini ve bu ayetlerle ilgili Hz. peygamberimiz ne söylediğini, bu ayetleri nasıl uygulandığını, bunun nasıl anlaşılması gerektiğini, hiçbir tereddüt bırakmayacak şekilde öğrenmekteydiler. Çünkü bunların görevleri buydu. Hz. peygamberimizin mektebinin öğrencisiydiler. Sonradan uydurulan ehlibeyt mektebinin değil. İşte bu güzide insanların önderliğinde sünnet anlayışı şekillenmiştir. O günkü ortamda Sahabiler, Anlamadıkları konularda veya bir problemle karşılaştıklarında Peygamber efendimize müracaat ederek ona soruyorlardı. Rasulullah da o sorunun cevabını biliyorsa onlara öğretiyor; Eger bilmiyorsa vahyin gelmesini bekliyor; vahiy gelmediği zamanlarda da kendi içtihadıyla hüküm veriyor onları yetiştiriyordu. Peygamber efendimiz (s.a.v) in bu öğretisi ashaba-ı kiram-ı sadece zâhirî bilgi vermek yoluyla değil, aynı zamanda onların manevi hastalıklarıyla bizzat ilgilenerek çeşitli tavsiyelerde bulunarak ve manevi tedavi usulünü kullanarak yetiştiriyordu. Bununla ilgili İslam tarihinde çok örnek mevcuttur. Birkaç örnek de verilebilir.

Ubeyd bin ka'b şöyle buyurmuştur: "bir gün camide bulunduğum bir sırada adamın biri geldi ve kur'an okudu. Ben onun okumasını beğenmedim. Başka bir adam gelerek yine kur'an okudu. Onun kıraati önceki adamın kıraati gibi değildi. Namazlarımızı bitirdikten sonra hepimiz peygamber efendim iz’in (s.a.v) yanına gittik.

Ben dedim ki: "ya resûlallah! Bu kur'an okudu, ben onun okumasını beğenmedim. Bu da okudu daha çok beğendim. Peygamber efendimiz (s.a.v) ikisine de kur'an okuyun buyurdu. Onlar kur'an okudular, ikisinin kıraatini da güzel buldu. O zaman nefsime, önce okuyan kişinin okuması yanlış geldi. Cahiliye buğzu kalbime geldi. Peygamber efendimiz (s.a.v) kalbime vurdu ve bende şiddetli bir terleme oldu. Sanki Allah-u zülcelâl’ın tecelliyatını görüyor gibi oldum ve o düşünce benden gitti." ( muslim; fi beyan'il kur'an.)

Zaman zaman islamdaki incelikleri anlayamayan sahabeye Peygamber efendimiz (s.a.v)' farklı yöntemler uygulayarak meseleseyi kavramasını sağlıyordu. Söz konususu ashabın kalbine vurması da o'nun bir yöntemi ve manevi tasarrufudur. Allah-u zülcelâl âyet-i kerimede:

"O'dur ümmiler içinde kendilerinden olup onlara ayetlerini okuyan, onları temize çıkarıp parlatan, onlara kitap ve hikmet öğreten.." (cuma;2) buyurmuştur.
Görüldüğü gibi bir kısım insanlar her konuda yeterli terbiyeye tabii olup istenilen olgunluğa farklı metodlarla ulaşmakta iken, diğer tarafa aynı ortamda yaşayıp aynı havayı teneffüs etme şansını geri tepen yapıda münafıklarda mevcuttu. İslam toplumu içinde görünüp ciban oluşturan bu yapı daha sonraki fitne hareketlerinin de başlangıcı sayılıyordu. Çünkü münafıklar kendi davalarından asla vaz geçmediler. Her zayıf dönemde islamı gelişmelerin önüne engel olmaya devam ettiler. Şöyle ki; Hz. Peygamberimizin hicretinde Medine de yaklaşık on bin insan yaşıyordu. Bunlardan beş bini Yahudi idi. Peyfamberimizin Medineye hicreti ile liderlik sevdasında olan bazı grupların hayallerinin suya düşmesi islama olan düşmanlıklarını artmasına sebep olmuş uzun süre fitne hareketlerinden vazgecmemişlerdir. Bu hareketler daha sonra da fethedilen bölgelere sirayet etmiştir. Bu sürecte münafıkların her an islama bir sekte vurmak için pusuda yattığı fırsatını buldukca da hedefleri doğrultusunda eylemler yaptığı görülmüştür. Bir birinden farkıl amaçlarla ortaya cıkan fitne hareketleri, sonuçta birbirini doğurarak islamın birlik ve bütünlüğünü tefhit inancını yok etmek amacında birleşiyorlardı. Bunlardan bir kısmını özetlersek;
Peygamber Efendimiz, Medine'ye teşrif ettiklerinde orada Müslüman Araplar, müşrik araplar, ehl-i kitap olan Yahudiler ve çok az sayıda da Hıristiyan vardı.
Resûl-i Ekrem Efendimizin yerleşmesinden sonra, İslâmiyet Medine'de daha yaygın bir hale geldi. Medineliler gruplar halinde Müslüman oldular. Bu arada Peygamber Efendimiz, Müslümanları siyasî ve idarî bir teşkilâta kavuşturdu.
İşte bu sırada, yeni bir zümre daha ortaya çıktı. Kalben inanmadıkları halde Müslüman gözüken bu grup münâfiklardı.
Peygamberimizin Medine'ye teşriflerinden az önce aralarında senelerce süren dahilî çarpışma ve kavgalardan bitkin düşen Medine'nin yerli kabileleri Evs ve Hazreç, aralarında anlaşarak Abdullah bin Übey bin Selûl'ü kendilerine hükümdar yapmaya karar vermişlerdi. Hattâ, başına giydirecekleri, hükümdarlık tacını bile sipariş etmişlerdi.(Müslim, 5/182-183)
Fakat, Abdullah bin Übey'in hükümdar olma hayalleri Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine'ye teşrifleriyle suya düşmüştü. Zira, Evs ve Hazreçlilerin hemen hepsi Müslüman olmuşlardı ve îmânlarının icabı olarak Peygamber Efendimizin etrafında toplanmışlardı.
Bu durum reislik hayalleri suya düşen Abdullah bin Selûl'ün fazlasıyla ağrına gitti. Çevresinde fazla kimsenin de kalmadığını görünce, istemeye istemeye Müslüman olmuş gözüktü. (Tabakât, 3/540)
Zahiren Müslüman olduğunu, bunda etrafının psikolojik baskısı bulunduğunu, bizzat kendisi de ifâde etmiştir. Müriysi Gazâsı esnasında Muhacirlerle Ensarı birbirine düşürmek için olanca gayreti sarfetmiş ve "Medine'ye dönersek, izzetli ve kuvvetli olan, zelil ve zâif olanı oradan muhakkak sürüp çıkaracaktır" diyecek kadar da ileri gitmişti. Bunun üzerine münâfıklar hakkında Münâfikûn Sûresi nazil olmuştu.
Sûrenin nazil olması üzerine Abdullah bin Übey'e, "Ey Ebû Hubab! Senin hakkında pek şiddetli âyetler nâzil oldu. Resûlullaha (a.s.m.) git de, senin için Allah'tan af dilesin" denilince şu cevabı vermişti:"Benim îmân etmemi emrettiniz, îmân ettim. Malımın zekâtını vermemi emrettiniz, verdim. Muhammed'e secde etmemden başka hiç bir şey kalmadı!" (Tefsir-i Taberî, 28/116)
Abdullah bin Übey'in, reislik tasavvurunun suya düşmesinden ne kadar müteessir olduğunu ve bunu bir türlü hazmedemediğini şu hâdise de açıkça gösterir:
Birgün Peygamber Efendimiz, evinde hasta yatan Sa'd bin Ubâde Hazretlerini ziyârete gidiyordu. Yolda, Abdullah bin Übey'in evinin gölgesinde, Müslüman, müşrik Araplardan ve Yahudîlerden bir takım kimselerle oturmakta olduğunu görünce, selâm verip yanlarına oturdu. Onlara Kur'ân'dan bir parça okudu. İyi hareketinden dolayı Cennete kavuşulacağını müjdeledi. Kötü hareketinden dolayı da Cehenneme girileceğini anlatarak sakındırdı.
Peygamber Efendimiz, sözlerini bitirince Abdullah bin Übey şöyle dedi:
"Ey konuşan kişi! Eğer söylediklerinde doğru isen, onlardan daha güzel şey olmaz. Fakat, sen evinde otur! Onları, sana gelenlere anlat. Sana gelmeyenlerin, söylediklerinden hoşlanmayanların toplantılarına gelip de onları rahatsız etme!"
Peygamber Efendimiz Abdullah bin Übey'in bu sözlerinden dolayı son derece müteessir oldu. Kalkıp oradan ayrıldı. Yoluna devam ederek Sa'd bin Ubade Hazretlerinin evine gitti. Üzüntüsünün sebebini anlatınca, Sa'd bin Ubade Hazretleri şöyle dedi:
"Yâ Resûlallah! Sen İbni Übey'in kusurunu affet. Hem onu mâzur gör. Sana Kur'ân'ı indiren Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın iradesi sana Peygamberlik vermek suretiyle tecelli etti. Halbuki, şu beldenin halkı, İbni Übey'in başına taç giydirmeye, hükümdarlık sarığı sarmaya ve onu kendilerine hükümdar yapmaya hazırlanmıştı. Yüce Allah, size ihsan buyurduğu peygamberlikle, onların bu tasavvurunu gerçekleşemez hale getirince, İbni Übey, bundan son derece müteessir olmuş; o, gördüğün çirkin hareketi, bunun için yapmıştır!" (Müslim, 5/183; Müsned, 5/203)
Münafıkların reisliğini Abdullah bin Übey bin Selûl yapıyordu. Etrafında bir çok avanesi vardı. Bunun yanında; akrabalık ve müttefiklik gibi sebeplerden dolayı körü körüne bunlara uyan sıradan bir çok kimse de vardı.
Sayıları hakkında elbette kesin bir rakam söylemek mümkün değildir. Ancak, Uhud Harbinde Müslümanların moralini bozmak psikolojik yıkıntıya uğratmak için Abdullah bin Übey'e uyarak savaşı ayrılanların sayısı, üç yüz kadardı. Yâni bin kişilik İslâm ordusunun üçte biri kadar... Bu, elbette küçümsenecek bir rakam değildi ve Medine siyasî hayatında ağırlıkları bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Bedir Harbinden muzaffer olarak Medine'ye dönünce, İslâm dini fazlasıyla kuvvet buldu. Düşmanların gözü ise yıldı. Bunun üzerine Medine'deki Yahudîler, 1.Müslim, 5:183; Müsned, 5203.
"Tevrât'ta sıfatlarını bulduğumuz zât budur! Artık bundan sonra, ona karşı durulmaz! Hep o galip gelir!" diyerek bir kısmı îmân etti. Bazıları ise zahiren Müslüman oldu. Böylece Yahudîlerden de münâfıklar türedi. Yahudî münâfıklarının çoğu, Yahudî âlimlerindendi. Şeytanî bir zekâya sahiptiler. Diğerlerine nisbetle de daha dessas ve hilekâr idiler. Bunlar, İslâmı küçük düşürmek, Müslümanların morallerini bozmak, müşriklerin ihtidâ etmelerine mâni olmak için gayret gösteriyorlardı. Peygamber Efendimizi meşgul etmek, akıllarınca müşkül duruma düşürmek, sıkıntıya sokmak maksadıyla bir çok karışık ve dolaşık sorular sorarlardı.(Sîre, 3/174-175; Tabakât, 1/174; Müslim, 8/128-129; Müsned, 4/239-240)
Bedevî diye adlandırılan çöl arapları arasında da münâfıkların bulunduğunu Kur'ân-ı Kerim'den öğreniyoruz: "Medine çevresindeki bedevîler arasında münâfıklar da vardır. Medine halkından da münâfıklıkta inat edenler vardır ki, onları sen bilmezsin, ancak Biz biliriz..." (Tevbe Sûresi, 101)
Bütün bu münâfıkların içtimaî seviyeleri, yaşayışları farklı, hattâ ayrı ırktan olmalarına rağmen, aynı vasıfları taşıyorlardı: Birinci vasıfları: "Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylemekti." (Âl-i İmrân Sûresi, 167; Bakara Sûresi, 8-9)
Yâni, içten inanmadıkları halde inanmış gibi görünmeleri idi. Böyle görünerek Müslümanlar arasına sokuluyorlar, onlarla düşüp kalkıyorlar, suret-i haktan görünerek, onları şüpheye düşürecek şeyler soruyorlardı. Böylece Müslümanların birbirlerine karşı olan itimatlarını sarsmak, aralarını açmak, onları birbirine düşürmek suretiyle zaafa uğratmak gayesini güdüyorlardı.
Bütün maksat ve gayeleri; Müslümanları fesad ve tefrikaya götürecek fikirler atmak, Peygamber Efendimizi yalan dolan ve binbir türlü iftiralarla Müslümanlar nazarında küçük düşürmekti! Bu menhus emellerinin gerçekleşmesi için her türlü yola başvuruyor, herşeyi mübah sayıyorlardı. Bu uğurda tevessül etmeyecekleri adilik ve sahtekârlık yoktu.
Resûl-i Ekrem Efendimizin bunlara karşı takındığı tavır ve takip ettiği siyaset ise, oldukça düşündürücü ve ibretlidir. İslâm kalesini içten sarsmak sinsî gayesine matuf faaliyetleri Peygamber Efendimize bir çok defalar intikal etmiştir. Peygamber Efendimiz derhal harekete geçip bu tür faaliyetlerde bulunanları huzuruna celbederek sorguya çekiyordu. Fakat onlar, her defasında hiç bir zararlı faaliyette bulunmadıklarını, suçsuz olduklarını söylüyorlardı. Arkasından da kelime-i şehadet getirerek mü'min ve Müslüman olduklarını tekrarlıyorlardı.
Münâfıklar zümresinin belli başlı vasıflarından biri de "Îmân edenlere rastladıklarında 'İnandık' derler. Şeytanlaşmış reisleri ve arkadaşlarıyla başbaşa kalınca da, 'Aslında biz sizinle beraberiz; onlarla sadece alay ediyoruz' derler." (Bakara Sûresi) 14 Yaptıkları bu iki yüzlülük ve ahlâksız davranışlarıyla iftihar ederlerdi.
Bu vasıflarını apaçık gösteren bir misali, bizzat reisleri olan Abdullah bin Übey göstermiştir. Bir gün avânesiyle sokağa çıkmışlardı. Ashab-ı Kiramdan bir kaç kişinin karşıdan gelmekte olduğunu görünce İbni Übey, "Bakınız ben bu gelenleri başınızdan nasıl savacağım" der. Yaklaştıkları zaman da, Hz.. Ebû Bekir'in elini tutar: "Merhaba Benî Temim Efendisi, Resûlullahın mağarada arkadaşı olan, nefs ve malını Resûlullah uğrunda seve seve sarfetmiş bulunan Sıddık!" der.
Sonra Hz.. Ömer'in elini tutar, "Merhaba Benî Adiyy Efendisi! Dininde kuvvetli, nefs ve malını Resûlullah uğrunda esirgememiş bulunan Hz.. Faruk!" der.
Sonra Hz.. Ali'nin elini tutar: "Merhaba Resûlullahın amcazâdesi, damadı, Resûlullahtan başka bütün Benî Haşim'in Efendisi" der.
Hz.. Ali bu riyakârlığa dayanamayıp, "Abdullah! Allah'tan kork, münâfıklık etme! Çünkü münâfıklar Allah'ın en şerir mahlûklarıdır" der.
Bunun üzerine İbni Übey, "Ey Ebû'l-Hasan, benim hakkımda böyle mi söylüyorsun? Vallahi, bizim îmânımız sizin îmânınız gibi ve bizim tasdikimiz sizin tasdikiniz gibidir" deyip ayrılır.
Sonra Abdullah bin Übey arkadâşlarına dönerek, "Gördünüz mü nasıl yaparım? İşte siz de bunları görünce benim gibi yapınız" der. (Hamdi Yazır, Tefsir, 1/237-238)
Bir rivâyete göre, Bakara Sûresinin 14. âyeti bu hadise üzerine nazil olmuştur.
Münâfıklar, Müslümanların ibâdetlerine ve dinî hayatlarına ait bütün hususlara zahiren iştirak ederlerdi. Fakat, el altından da entrika çevirmeye çalışırlardı. Dikkati çeken bir husustur ki, bu zümre küfrün icabı olan şeyleri göstermemeye gayret ederler ve zahirde Müslüman göründüklerinden İslâm cemaâtından tard olunmazlardı. Bu sebeple kâfir ve müşriklerden ziyade, bu dahili düşmanlara karşı İslâmın tesanüd ve umumî emniyetini muhafaza çok daha mühimdi. Çünkü, dahili düşmanın zararı daha şiddetli olur. Zira içteki düşman kuvveti dağıtır, cesareti azaltır. Hariçteki düşman ise, aksine tesanüd ve salabeti artırır. Bu sebeple Kur'ân-ı Azimüşşan, münâfıklar üzerinde çokça durmuştur. Mü'min ve Müslümanların onlara karşı daima uyanık bulunmaları ve onların oyunlarına gelmemeleri hususunda bir çok ikazlar yapılmıştır.
Cenâb-ı Hakkın bildirmesiyle, Resûl-i Ekrem Efendimiz onları tanıyordu ve bazı Sahabîlere de bildiriyordu. Fakat, umuma açıklamıyordu. Kabahatlarını da açıktan açığa yüzlerine vurmuyordu.
İslâmın ve Müslümanların menfaatına bu daha uygundu. Ayrıca Peygamberimizin bu tarz davranmasında göz önünde tuttuğu mühim bir husus daha vardı. O da; onların işledikleri kötülüklerden, fesad ve nifak hareketlerinden tedricen vazgeçmeleri ihtimali idi. Çünkü, bazen kötülük açığa vurulmazsa, zamanla ortadan kalkması ihtimâli vardır. Fakat, teşhir edildiği takdirde, kötülüğü yapan kimsenin hiddetini tahrik eder. Fenalığı daha da fazla yapmasına sebep olur. (Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü'l-İcâz, s.35)
Bütün bu sebeplerden, Peygamber Efendimiz, Kur'ân'ın bu hususta ortaya koyduğu, münâfıkların vasıflarından bahsedip, şahıslarını tayin etmeme tarzını tatbik ediyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimizin münâfıkları açığa vurmayıp, onlara dünyada Müslümanlar gibi muâmelede bulunup, İslâm cemaâtı haricinde tutulmasında şu hususları göz önünde bulundurmuş olduğu söylenebilir:
1) İslâm muhitinde ve İslâmî hükümler altında büyüyecek olan evlâtlarından, ciddî mü'minlerin yetişmesine imkân bırakmak.
2) Onların, kalben inanmadıkları İlâhi hükümleri zahiren yaşamak suretiyle duydukları mânevi sıkıntı ile başbaşa bırakmak ve bundan pişman olup halis mü'minler safına geçmelerini temin edebilmek.( Hamdi Yazır, Tefsir, 1/241)
Münâfıklar, Peygamber Efendimizin yüce şahsiyetini mü'min ve Müslümanlar nazarında küçük düşürmek için olmadık yollara başvurmuşlar, karşılarına çıkan her fırsatı değerlendirme cihetine gitmişlerdir. Bu hususta bir çok hadise cereyan etmiştir.
Mirba' bin Kayziyy'in küstahlığı buna bir misâl gösterilebilir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Uhud'a ordusuyla giderken bu azılı münâfık onu bostanından geçirmek istememiş ve "Yâ Muhammed! Şayet, sen bir Peygambersen, bostanımı çiğneyip geçmek sana helâl olmaz" demiş ve sonra da yerden bir avuç toprak alarak ilâve etmişti: "Vallahi, bu toprağın, başkalarını rahatsız etmeyeceğini bilseydim, onu sana atardım!"
Azılı münâfıkın bu küstâhça hareketine sabredemeyen birkaç Müslüman onu öldürmek istedilerse de, Peygamber Efendimiz, "Bırakınız onu! O, bir kördür. Kalbi kör, kalb gözü kördür."
Peygamber Efendimizin bu müdahelesinden önce, bu azılı münafık, Said bin Zeyd'den de bir darbe yer. Münâfıkların bu çeşit faaliyetlerine verilebilecek bir misal de Tebük Harbi esnasında cereyan eder.
Bir konaklama anında Peygamber Efendimizin devesi kaybolur. Bütün aramalara rağmen bulunmaz. Münâfıklar derhal harekete geçerek, "Eğer, Muhammed gerçekten bir Peygamber olsaydı, devesinin nerede olduğunu bilirdi" derler.
Bu sözlerini duyan Efendimiz, "Evet, vallahi, ben ancak Allah'ın bana bildirdiğini bilebilirim. Şimdi devenin nerede olduğunu bana gösterdi. Deve filanca vadide, yuları bir ağaca takılı vaziyettedir. Gidip a513. Müsned, 5/203
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin dediği vadide ve târif ettiği şekilde deve bulunur. (İstiâb, 1/288)
Peygamberimiz zamanındaki münâfıklar zümresinin göze çarpan belli başlı diğer muzır faaliyetlerinden biri de, en kritik anlarda, Müslümanları terk etmeleridir. Böylece onları sayıca zaif ve güçsüz durumda bırakmak, morallerine de menfi yönde tesir etmek emelini güdüyorlardı. Bunun apaçık bir örneği, Uhud Harbi esnasında İslâm ordusunu terk etmeleridir. Baş münafık Abdullah bin Übey'in reisliğinde İslâm ordusunu terk eden bu münafıklar üç yüz kadar idiler. Yani İslâm ordusunun üçte biri. Münâfıklar bu hareketleriyle, düşmana karşı Müslümanların sayılarını azalttıkları gibi, mücahidlerin moralleri üzerinde de tesir etmişlerdir. Bu hareketleri üzerine Müslümanlardan bazılarında harbe karşı bir gevşeme hâsıl olmuştu. Hatta geri dönmeye bile niyetlenmişlerdi. Ancak, Resûl-i Ekrem Efendimizin dirayeti ve Cenâb-ı Hakkın da inayetinin eseri olarak bu kararlarından sonradan vazgeçmişlerdi. (Tefsir-i Taberî, 4/73rayın!")
Aynı şekilde, Hendek harbinin en kritik anında zor koşulları altında bulunan Müslümanların direncini yıkmaya calışan Münafıklar, "Evlât ve iyalimizi yalnız bırakıp da burada sefîletle beklemek akıl kârı değildir" diyerek Müslümanlara şüphe ve vesvese vermeye çalışıyorlardı.
Bir kısmı ise bizzat Resûl-i Kibriyâ Efendimizin huzuruna çıkarak, "Evlerimiz Medine'nin dışındadır. Duvarları da alçak olup düşman ve hırsızlara açıktır" diyerek hendekten ayrılma müsaadesi istiyorlardı. O sırada Sa'd bin Muaz Hazretleri Peygamber Efendimizin huzuruna gelerek, "Yâ Resûlallah! Bunlara izin verme! Vallahi biz ne zaman bir musibete uğrasak, sıkışık bir durumla karşı karşıya kalsak onlar, hep böyle yaparlar?" diye konuşmuştu.
Bu ifâdelerden de anlaşılacağı gibi, münafıklar en kritik anlarda Resûlullahı ve Müslümanları zor durumda bırakmak için İslâm ordusunu terk etme yoluna gitmişlerdir. O zor şartlara rağmen Peygamber Efendimiz bunların bir kısmına müsaade etti.
Aslında münafıkların maksadı böyle kritik bir anda ordudan ayrılarak Müslümanların maneviyatını bozmaktı. Bu, onların her zaman başvura geldikleri bir taktikti. Nitekim, Sa'd bin Muaz Hazretleri bir kısım münafığın Hz.. Resûlullahtan (a.s.m.) müsaade istediğini görünce şöyle demekten kendini alamamıştı:
"Yâ Resûlallah! Bunlara izin verme. Vallahi, biz ne zaman bir musîbete uğrasak, sıkıntıya girsek, onlar hep böyle yaparlar."
Sonra da müsaade isteyen bu münafık grubun yanına giderek onları şöyle azarladı:
"Biz sizden her zaman böyle hareketler mi göreceğiz? Ne zaman bir musîbete uğrasak, bir sıkıntıyla karşı karşıya gelsek siz hep böyle yapar durursunuz."
Cenâb-ı Hak da, indirdiği vahiyle onların, bu müsaade istemede samimi olmadıklarını şöyle açıklıyordu:
"Onlardan bir topluluk da, 'Ey Yesrib ahâlisi, burada tutunamazsınız; evlerinize dönün' diyordu. İçlerinden bir başka topluluk ise, 'Evlerimiz korunmasız' diyerek Peygamberden izin istiyordu; hâlbuki evleri korunmasız değildi. Onların firar etmekten başka bir niyeti yoktu."
Müşriklerin tamamı, Kurayzaoğulları Yahudileriyle birlikte her taraftan Müslümanları çepe çevre sardılar ve akşama kadar durmadan onları ok yağmuruna tuttular.
Kıtlık yüzünden pek zayıf ve güçsüz düşmüş olan Müslümanlar, düşman sürüsünün böyle bir kara bulut gibi her taraftan sıkıştırması üzerine, bütün bütün mecalsiz kaldılar. Akşam olup düşman çekilince bir miktar nefes aldılar. Fakat "Düşman, yarın yine böyle her taraftan şiddetli hücuma girişirse, hâlimiz ne olur?" diyerek herkeste bir endişe ve telâş vardı.
Münafıklar zümresi, Müslümanların maruz kaldıkları bu sıkıntı ve kıtlığı fırsat bilerek, onların mâneviyatlarını bozucu telkinlerde bulunmaya başladılar:
"Muhammed size Kayser ve Kisranın hazinelerini va'dediyor! Hâlbuki şu anda hendek içinde hapsolmuşuz. Korkudan abdest bozmaya bile gidemiyoruz!
"Va'dettiği nerede, biz nerede? Allah ve Resûlü, bize aldatıştan başka birşey va'detmiyor.
"Kur'ânı Kerim bu hususa da işâret eder.
Ne var ki, münafıkların bu hâince ve dessasça telkinlerinden hiçbiri gerçek mü'minleri Hz.. Resûlullahın yanından ayıramıyordu. Çünkü onlar, Yüce Allah'ın kendilerine yardım edeceği hususundaki va'dine bütün samimiyetleriyle inanmışlardı. Allah'ın takdirine teslimiyetleri sonsuzdu. Allah ve Resûlü uğrunda her türlü musîbet ve sıkıntıya seve seve katlanıyorlardı.
Münafıklar ise, tam tersine, Medine'yi çepe çevre saran düşman ordusunun, Kâinatın Efendisi Peygamberimizle Ashabı Kirâmın vücudlarını ortadan kaldıracağını sanıyorlardı; hattâ bunu istiyorlardı.
Böylece bu ağır imtihanda gerçek mü'minlerle münafıklar birbirlerinden ayrılıyorlardı.
Kur'an-ı Azimüşşanın konu ile ilgili şu âyeti ne kadar ibret vericidir:
"Yoksa, sizden evvelkilerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntılar ve musîbetler erişti, öyle sarsıntılara uğradılar ki, onlara gönderilen peygamber ve yanındaki mü'minler 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diyecek hale geldiler. Haberiniz olsun, Allah'ın yardımı yakındır."
Tebük Seferinde de aynı şeyi yapmışlardır. Sefer için hazırlıklar yapıldığı sırada, onlardan bir cemaât, "Bu sıcakta sakın cihada çıkmayın" diye konuşarak Müslümanların morallerini bozmaya çalıştıkları gibi Peygamber Efendimize de müracaat ederek sefere katılmamak için izin istediler. Seksen kadarına izin verildi. Kur'ân-ı Kerim onların bu durumlarından şöyle bahseder:
"Resûlullaha karşı gelerek seferden geri kalanlar, evlerinde oturdukları için sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek ise onların hoşlarına gitmedi de, 'Bu sıcakta cihâda çıkmayın' dediler. Sen, 'Cehennem ateşi daha sıcaktır' de. Keşke anlayabilselerdi!"
Bırak biraz gülsünler; sonra çok ağlayacaklar. Bu onların kendi kazandıklarının cezâsıdır." (Tevbe Sûresi , 81-82)
Yine aynı seferde Abdullah bin Übey, münafıklar ve Yahudî müttefikleriyle birlikte İslâm ordusuna katılıp Seniyyetü'l-Veda Tepesine kadar gelip orada karargâh kurduğu halde, sonradan İslâm ordusuyla gitmekten vazgeçti ve beraberindekilerle Medine'ye döndü. Kendisine tâbi olan münâfıklar ve Yahudi müttefikleriyle döndüğü yetmiyormuş gibi, mücahidlerin de cihad aşkını aklınca gevşetmek için şöyle konuşuyordu: "Muhammed güç durumda, şiddetli sıcaklarda ve çok uzak diyarlarda Beni Asfarlarla (Bizanslılar) savaşacak! Herhalde o, Benî Asfarlarla çarpışmayı oyuncak sanıyor!
"Vallahi, onun Ashabını, bir sabah, ikişer ikişer iplere bağlanmış olarak görür gibiyim sanki!"
Bütün bu yıkıcı, Müslümanları birbirine düşürücü, onların arasına fesat tohumu atıcı, Müslümanları ve Resûl-i Ekremi küçümseyici muzır davranışlara rağmen Peygamber Efendimiz bunlara, müşrik ve Yahudilere karşı takındığı tavırdan farklı bir muamele, bir siyaset takip etmiştir. Çoğu zaman Abdullah bin Übey'i toplantılara çağırmış ve onunla istişâre etmiştir.
Onlara karşı muâmelesi hemen hemen her zaman af ve müsamaha çerçevesinde olmuştur. Ancak bu af ve müsamahalı davranışa rağmen, ihtiyatı da hiç bir zaman elden bırakmamıştır. Onlara hissettirmeyecek şekilde, hareket ve davranışlarını daima kontrol ve teftiş etme cihetine gitmiştir.
Benî Mustalık gazası dönüşünde defi hacet yapmak amacıyla devesinden inen Hz. Aişe yitirdiği kolyeyi aramaya koyulunca seferden geri kalmış kafilenin gittiği görünce çok korkmuş benim devede olmadığımı anlarlarsa geri dönüp beni alırlar düşüncesiyle olduğu yerde beklemeye başlamış ve uyuyakalmıştı. Ordunun ardında kalıp geriden takip eden Safvan b. Muattal, Hz. Aişeyi tanımış devesine bindirerek kervana yetişmeye calışırken Yolda kendi kabilesinden birtopluluk içinde bulunan baş münafık Abdullah b. Übeyy´e rastlamışlardı. Abdullah b. Übeyy: gelenin Hz. Aişe olduğunu öğrenince
"Ne Âişe o adamdan dolayı kurtulur, ne de o adam Âişe´den dolayı kurtulur.[ Zemahşerf, Keşşaf, c. 3, s. 52, Neseff, Medârik, c. 3, s. 134]
Demek peygamberinizin ailesi bir adamla gecelemiş, sabaha kadar kalmış!
Sonra da, adam devesinin yularından tutup onunla yanınıza gelmiş hâ?l" diyerek ilk yaygarayı koparmıştı . (Taberî, Tefsfr, c. 18, s. 89, Zemahşerf, Keşşaf, c. 3, s. 52.]
Bu iftira dilden dile dolaşmış muhataplarını son derece üzmüş ve bütün ümmeti sıkıntıya sokmuştu. Bu iftiradan haberi olmayan Hz.. Âişe günlerce hasta yatmış meseleyi öğrendiğinde “O kadar gözyaşı döktüm ki, annemle babam, ağlamaktan ciğerlerim parçalanacak sandılar, iftiracılar, aleyhimde söyleyeceklerini söylemişler, ordugâh çalkalanmış. Vallahi, benim bun¬ların hiçbirinden haberim yoktu.[ İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 311 , Vâkıdî, c. 2, s. 429] demiştir.
Bu iftiracıların, başta Abdullah b. Übeyy b. Selûl ve Haz recilerden yanında bulunanlar olmak üzere, Hassan b. Sabit, Mıstah b. Üsâse ve Hamne binti Cahş ile halktan birtakım kimseler olduğunu görmekteyiz. Bu olay süresince Müslümanlar arasında bir sürü calkantılar olmuş, müminler büyük üzüntüler yaşamış sonunda Cenabı Allah Hz. Aişeyi Nûr sûresi: 11-20. ayetler ile aklamıştır.
Müriysi Gazâsı sürecinde ordu, uygun bir yerde birkaç gün kamp kurdu, fakat beklenmedik bir olay daha fazla orada kalmalarını engelledi. Sahilde kom¬şu olan Gıfar ve Cuheyne kabilelerinden iki adam kuyulardan birinin başında hangi tulumbanın kime ait olduğu konusunda tartışmaya başladılar. Tartışma bir sûre son¬ra kavgaya dönüştü. Ömer (r.a.)'in atını yedeğinde götür¬mesi İçin işe aldığı Gıfar'h: «Ey Kureyş,» diye yardım istedi. Cuheyne kabilesinden olan adam ise geleneksel müt¬tefikleri olan Hazreçlileri yardıma çağırdı. Kızgın olan Muhacirler ve Ensar da hemen sahneye çıktı. Kılıçlar çe¬kilmişti. Eğer Ashab'dan bazıları iki tarafın arasına gir¬meseydi kan dökülebilirdi. Burada mesele sona ermiş ol¬malıydı. Fakat bu sefer de genelde olduğundan çok müna¬fık sefere katılmıştı. Bunun sebeplerinden biri de bölgenin tanıdık ve sulak bir bölge olması ve kolayca ganimet elde edilebileceği ümidi idi. Aslında kendi eski bakış açıla¬rını değiştirmemişlerdi. Hâlâ Medine'den yapılan seferle¬ri, dışarıdan biraz destekle Kureyş yapılan Hazreç ve Evs seferleri olarak görmekte ısrar ediyorlardı. Bu neden¬le onlara göre kamp Kayleoğullarına aitti: Kureyşli sığın¬tılar ise her yerde olduğu gibi orada da himaye altınday¬dılar, îbn Ubey bu kafa yapısıyla etrafında bir grup ya¬kın arkadaşı ile otururken kavga seslerini duymuştu, iç¬lerinden biri meselenin ne olduğunu anlamak için gitti. Döndüğünde Ömer'in adamının suçlu olduğunu, çünkü ilk darbeyi onun vurduğunu söyledi. Gerçekten de öyleydi. Bu sözler, Hendek'te çekilen sıkıntılarını' hâlâ yanmakta olan korlarının birden bire alevlenmesine yol açtı. Muhammed (s.a.v.) ve diğer Muhacirler tüm Arabistan'ı on¬ların aleyhine çevirene dek, beş yıl boyunca gerilim sü¬rekli olarak artmıştı. Bunun yanı sıra toplumda Önemli bir rol oynayan zengin ve komşu yahudi kabilelerinin de kö¬kü kazınmıştı, ikisi sürgün edilmiş, biri ise katledilmişti. Vadideki iç savaşa bir çözüm bulunması gerçekten gerek¬liydi. Fakat îbn Ubey, kendisi kral seçilse idi, buna mut¬laka bir çözüm bulacağından emin olduğunu söylüyordu. Şimdi de bu zavallı sığıntılar, efendilerinin kuyuya ulaş¬masını engelleyecek kadar küstahlık edebiliyorlardı. «Bu kadar ileri gittiler ha!» dedi îbn Ubey. «Başa geçip, bizi geride bırakmaya ve kendi ülkemizde bizi bastırmaya çalışıyorlar. Bu Kureyşli Paspallarla bizim halimizi şu söz ne iyi ifade ediyor: 'Besle kargayı oysun gözünü. Tanrıya hamdolsun Medine'ye döndüğümüzde güçlü olan zayıf ola¬nı sürüp çıkaracak». "Bu muhâcirleri Mekke'den getirdiniz, mülkünüze ortak ettiniz, şimdi size rakip olup üzerinize egemen oluyorlar. Medine'ye varınca bunları şehirden atalım" dedi. Halkanın yanında oturan Hazreç'li Zeyd adında bir çocuk doğruca Peygamber (s.a.v.)'e gitti ve İbn Ubey'in söylediklerini haber verdi. Peygamber' (s.a.v)'in birden bire rengi değişti. O sırada yanında olan Ömer, bu haini hemen öldürmeyi teklif etti. Fakat Peygam¬ber (s.a.v.); "Hayır! Olmaz yâ Ömer! İşin iç yüzünü bilmeyen halk, 'Muhammed Ashabını öldürüyor' diye konuşmaya başladıkları zaman hal nice olur?"
"Öldürülmesini emredecek olursam onu öldürürler. Fakat çok geçmeden de Yesrip (Medine) onun yüzünden pek çok sarsıntılara uğrar!" Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Peygamber Efendimiz küçümsenmeyecek bir sayıda olan münâfıkların Müslümanlar arasında dahilî bir çarpışmaya meydan verebilecekleri ihtimalini her zaman göz önünde bulunduruyordu. O sırada Ensar'dan bi¬ri gidip İbn Ubey'e çocuğun haber verdiklerini gerçekten söyleyip söylemediğini sormuştu. îbn Ubey doğruca Pey¬gamber (s.a.v.)'e geldi ve böyle birşey söylemediğine ye¬min etti. Sorun çıkmasını engellemek isteyen ve onun ya¬nında olan birkaç Hazreç'li de onun söylediklerini doğrulamış, "Biz de müslümanız!" demişler ve Zeyd'i yalanlamışlardır. Resulullah ise vahy gelmediği için ve Allah o süreçte gaybını bildirmediği için konu ile alakalı kesin bir hükme varamamış, hatta bu sebeple Zeyd yalancı durumuna düştüğünü düşünerek üzüntüye kapılmıştır. Peygamber (s.a.v.) sanki mesele kapanmış gibi davrandı. Fakat sorundan uzaklaşmanın en iyi yolu insan¬ların kafalarını başka bir şeyle meşgul etmekti. Bunun üze¬rine Peygamber (s.a.v.) hemen yola çıkılmasını emretti. Daha Önce hiç bu vakitte yola çıkmamıştı: Hemen he¬men öğle vaktiydi, namaz vakitlerinde kısa molalar vere¬rek Öğleden sonra ve tüm gece, ertesi günün sıcaklığı bastırıncaya dek yolculuk ettiler. Kamp kurulması emredildiğinde adamlar o kadar yorulmuşlardı ki, hemen uykuya daldılar. Yolculuk sırasında Peygamber (s.a.v.), Müslü¬manlar için İbn Ubey'in yerine Hazreç'in en ileri geleni olan Sa'd İbn Ubade (r.)'ye gizlice, kendisinin Zeyd'in doğ¬ru söylediğine inandığını belirtti. «Ey Allah'ta Rasulü» de¬di Sa'd, «Sen eğer istersen onu ortadan kaldırabilirsin. Çünkü o alçak ve zayıf, sen ise yüce ve güçlüsün.» Bunun¬la birlikte Sa'd ondan îbn Ubey'e iyi davranmasını rica etti. Peygamber (s.a.v.) de bu konuyu bir daha gündeme getirmemeye karar vermişti. Fakat Sa'd'la konuştuktan kı¬sa bir süre sonra artık mesele onun kontrolünden çıkmış¬tı. Bunun üzerine münâfıklar hakkında, Münafikûn Sûresi adını alacak olan bir vahiy geldi. Sûre'nin bir âyetinde Zeyd'den isim olarak bahsetmese de onun söylediklerini sayıp, bunları söyleyenin doğru olduğu çınlatılıyordu. Peygamber (s,a.v,) Medine'ye varıncaya kadar bu sureyi Müslümanlara oku¬madı. Fakat Zeyd'in yanına yaklaşıp kulağına eğilerek: «Senin kulağın doğru duydu ve Allah senin söyledikleri¬ni tasdik etti» dedi. Kur'ân-ı Kerim, münâfıkların bu tarz davranışlarına şu âyetiyle işaret ediyordu.
"Münâfıklar sana geldiklerinde 'Şehâdet ederiz ki şüphesiz sen Allah'ın Resûlüsün' dediler. Allah bilir ki sen elbette Onun Resûlüsün. Münâfıkların yalancı olduklarına da Allah şâhittir." (Münâfikûn Sûresi)

Onlar, suçlarını inkâr ederken, inen vahiy, bu suçları işlediklerini ve yalan söyleyerek bu suçlarını inkâr etme yoluna gittiklerini Peygamber Efendimize bildiriyordu. Buna rağmen Resûl-i Ekrem Efendimiz, onlara karşı sabır, müsamaha ve afla mukabele ediyordu.
Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Peygamber Efendimiz Abdullah bin Übey'le birlikte oturan bir kısım kimselere Kur'ân-ı Kerim'den bir parça okuyup, onlara nasihat edince, Abdullah bin Übey buna dayanamamış ve "Sen bunları, git, sana gelenlere anlat. Bizi rahatsız etme" demişti.
Peygamber Efendimiz bu sözlerden fazlasıyla rahatsız olmuştu. Bu durumu ziyaretine gittiği Sa'd bin Ubade Hazretlerine anlatmış, Hz.. Sa'd: "Yâ Resûlallah, sen onun kusurunu affet" deyince, Peygamber Efendimiz de (a.s.m.) affetmişti. O sırada îbn Ubey'in oğlu Abdullah, bu sözleri baba¬sının söylediğini bildiği için büyük bir üzüntü içindeydi. Ona Ömer'in babasını öldürmek için Peygamber'den izin istediğini de söylemişlerdi. Abdullah kararın hemen verilip öldürme emrinin hemen uygulanmasından korkarak Pey¬gamber (s.a.v.)'e gitti ve şöyle dedi. «Ey Allah'ın Rasulü. Bana Abdullah îbn Ubey'i öldürmeye karar verdiğini söy¬lediler. Eğer bunu mutlaka yapacaksan, bana emret, gidip kafasını getireyim. Bütün Hazreç, babasına benden daha çok bağlılık ve acıma gösteren kimse olmadığını bilir. Öl¬dürme görevini başkasına verirsen, nefsimin babamın ka¬tilinin aramızda dolaşmasına dayanamayacağından korku¬yorum. Buna dayanamayıj onu öldürebilirim. Böylece de bir kâfirin yerine bir mümini Öldürmüş olurum ve Ce¬hennem ateşine atılırım.» Fakat Peygamber (s.a.v.) ona şu cevabı verdi: «Hayr, bırakın ona iyi davranalım, o bi¬zimle olduğu müddetçe arkadaşımız olarak kalsın.»
Yine Benî Müstalık seferi esnasında İbn-i Übey'in oğlu samimi Müslüman Hz.. Abdullah Resûlullahın huzuruna gelip, "Yâ Resûlallah, babamı öldüreceğini haber aldım. Eğer bu işi gerçekten yapacaksan, bırak onu ben öldüreyim" diye teklifte bulunduğu zaman da Peygamber Efendimizin (a.s.m.) cevabı şu olmuştu:
"Hayır, ona karşı yumuşak davranınız. Aramızda olduğu müddetçe de ona iyi arkadaşlık ederiz."
Gerçekten de Resûl-i Ekrem Efendimiz, ölümüne kadar bu adama son derece müsamahalı ve kadirşinas davranmıştır. Hattâ ölümü ânında bile, ona iyilik etmekten geri durmamıştır. Gömleğini kefen olarak sarılmak üzere vermiştir. Başta Hz.. Ömer olmak üzere bir kısım Sahabîlerin itirazlarına rağmen cenaze namazını da bizzat kıldırmıştır. Ve Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hem Abdullah bin Übey'e hem de sair münafıklara karşı takip ettiği bu af, müsamaha ve iyilik yapma siyasetinin neticesini de almıştır. Peygamber Efendimizin İbni Ubey'in cenaze namazını kıldırdığını gören bine yakın münâfık, hulûs-u kalble gerçek Müslümanlar safına geçmiştir.
Peygamber Efendimiz, münâfıklar zümresini cemiyet içinde serbest bırakmakla beraber, her zaman psikolojik bir baskı altında tutmayı da asla ihmâl etmemiştir. Teşebbüs etmek istedikleri komplolar vahiy ile bildirilince, yapmak istediklerini hemen kendilerine haber veriyor, böylece her davranışlarının kontrol altında tutulduğu korkusunu veriyordu.
Bir seferinde, onlardan bir grubun aralarında toplanıp gizlice konuştuklarını gören Efendimiz, hemen yanlarına varıp, "Siz, şu şu maksatla bir araya geldiniz. Şunları söylediniz. Kalkın Allah'tan af dileyin. Ben de sizin için af diliyorum" demişti.
Bu sebeple onlar, hilelerini Cenâb-ı Hak, sevgili Resûlüne bildirecek diye her zaman bir korku içinde bulunuyorlardı. Ordu içinde çıkan en ufak bir gürültüyü bile bu sebeple aleyhlerinde zannedecek kadar endişe ve korkulu yaşıyorlardı. Kur'ân-ı Kerim onların bu durumlarını da bize haber verir:
"Onları gördüğünde cüsseleri hoşuna gider. Konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Onlar elbise giydirilmiş kütükler gibidir. Her gürültüyü aleyhlerine sanırlar." (Münâfıkûn Sûresi,4)
Peygamber Efendimizin bu zümreye gösterdiği bir başka tavır da, onların nerede olursa olsun Müslümanlardan ayrı olarak bir araya gelmelerine mâni olmaktı. Bu da, onların müşterek bazı fikirleri geliştirmelerine imkân vermemek gayesine mâtuftu.
Mescid-i Dırar'ın yıktırılması, buna güzel bir örnektir. Onlar, bu mescidi aslında içinde ibadet etmek için değil, İslâm cemaatının aleyhinde bazı fikirlerin geliştirilmesi, bazı planların serbestçe kurulması için inşâ etmişlerdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu gayelerini bildiği için, derhal yıktırılmasını emretmişti. Emir, ânında yerine getirilmişti.
Hülâsa olarak denebilir ki: Peygamber Efendimiz, münâfıklar zümresine karşı takip ettiği müsamaha ve ihtiyat esasına dayanan siyasetinin meyvelerini aldı. Bu tarz davranışı sayesinde, onların İslâm cemaâtından koparak, müşriklerin safına iltihaklarına mani oldu. Müslümanların birliğini korudu. Onların da teşkilâtlanarak, Müslümanlara karşı başkaldırmalarını önledi.
Abdullah bin Ubeyy ve ekibi her fırsatta Allah'ın dininden insanları alıkoymaya saptırmaya çevirmeye çalışmış ve bu yolda yeminlerini sözlerini kalkan yapmıştır. Hz.. Ayşe'ye zina iftirası atan, Uhud'da peygamberi yalnız bırakan, her savaşta casusluk yapan ciddi bir düşmandır. Tebük savaşında da nice münafıkla birlikte savaşa katılmamıştır. Sefer dönüşü herkes Resulullah'a gelip mazeretlerini bildirmiştir. "Hastaydım, başım/midem ağrıyordu, karım hastaydı..." gibi tarih kaynaklarında bulunabilecek basit ve sudan/yalandan sebeplerle münafıklar müslümanların gazabından sıvışmışlardır, fakat ahrette Allah'ın azabı çok çetin olacaktır. Zaten Resulullah hiçbirine "Niye gelmedin?" diye sormamıştır, zira onların ne şerefsiz, yalancı adamlar olduğunu Allah Kur'an'da anlatmıştır. Hatta Allah onları öylesine aşağılamıştır ki, "elbise giydirilmiş keresteler" bir başka mealde "duvara dayandırılmış kütükler" olduklarını söylemiştir.
Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar! (MÜNÂFiKÛN suresi 4. ayet)
Bunların dışında birçok hadisede münafıklar Müslümanlar içindeki birlik ve beraberliği yıkmak amacıyla her türlü hinliği yapmışlar bunuda Müslüman kisvesi altında yapmaya çalışmışlardır.
Bu tür kirli oyunların içinde asla sahabe yer almamış ancak, Yalnızca üç sahabi hiçbir mazeretlerinin olmadığını söyleyerek pişman olmuştur. Savaştan geri kalma günahıyla alakalı konuşan sahabi, Resulullah seferde ve kendisi evdeyken, göğün üzerine yıkıldığı gibi bir hisse kapıldığını anlatmış, derin pişmanlığını böyle ifade etmiştir. Bu üç sahabi diğer sahabeler tarafından dışlanmış, onlarla bütün ilişkilerini kesmiş hanımları yataklarını ayırmıştır. Bu sahabiler haftalarca gözyaşı dökmüş, tevbe etmiş, bir tanesi kendini mesciddeki sütunlardan birine bağlamış ve affedilene kadar yerinden ayrılmamak üzere söz vermiştir. Nihayet vahy geldiğinde, Allah bu üç sahabenin tövbelerini kabul ettiğini haber vermiştir. O gün mescidin bayram yerine döndüğü, sahabelerin ve bağışlananların mutluluk ve sevinçle şükrettiği, coştuğu, muteber hadis kitaplarında yazılıdır. Diğer tarafta, münafıklar tövbe etmek şöyle dursun, Resulullah'ın yanına çağrıldıklarında bile yüzlerini çevirip büyüklenmişlerdir. "Biz de müslümanız! Biz de inanıyoruz!" sözleriyle kendilerini mü'min çoğunluğun tepkisinden korurken, diğer taraftan insanları Allah yolundan alıkoyacak işler yapmış, sözler söylemişlerdir
Bu tür hareketler, Hz. Ebu Bekir döneminde şekil değiştirmiş yalancı peygamber olarak devreye sokulmuştur. Hz. Ebubekir in yalancı peygamberler ve münafıklara karşı actığı savaş sayesinde yatıştırılmıştır. Hz. Ömer dönemi bu anlamda çok daha sakin gecirilmiş, ancak, Hz.. Osman döneminde hem onun yumuşaklığı hemde bazı valilerin yanlış uygulamaları yüzünden yeniden hortladığını görüyoruz.
Münafıkların sahabe dönemindeki faaliyetlerini istismar eden şiacılar eskiden beri ashabı kiramın Kuranı Kerimde bazı ayetlerle suçlandığını ifade eder bunları onların aleyhine kullanmayı kendi inançları acısından tek cıkar yol bulurlar. Aydınlık bir dönemi karartmaya çalışan ve kendileri acısından kullanılacak bir malzeme olarak değerlendiren bu yapı, sahabenin adaletine güvenmenin doğru olmadığını çünkü onların peygamberimizden sonra sapıttıklarını söylerler. Bilindik amaclarına ulaşmak için kullandıkları bu mesele, sahabe içindeki münafıklaşanlardan ziyade, inananların içinde Müslümanlaşmamış fakat Müslüman gibi görünen münafıkların birçok olaya mahal verdiğini gerceğidir. Yoksa peygamberimizden sonra itikadı acıdan münafıklaşan sahabe yoktur. İctihat farklılığı bulunan sahabe vardır. Buda gayet normaldir. Hz. Peygamber den eğitim almış yetişkin bir sahabe vereceği kararda elbet kendi başına içtihat yapabilecektir. Yapmışlardır da, zaten şianın hazmedemediği de budur. Konunun aslına özet olarak dönersek;

Peygamberimizin vefatından sonraki fetih hareketleriyle İslam dünyası iyice büyüdü ve yeni problemler ortaya cıkmaya başladı.Bu bölgelere gönderilen Sahabiler, yeni sorunların çözümü konusunun merkezi idiler. Bunlar karşılaştıkları soruları önce Kur’an’a bakarak; orada cevap bulamadıklarında ise Peygamberimizin sözlerine veya olaylar karşısındaki tutumuna bakarak bir bir çözüme ulaşmaya çalıştılar. Bunların yaklaşımları da birbirinden farklılık arzediyordu. Mesela Hz.. Ömer, hadislere ve sünnetlere içtihadi yaklaşırken; oğlu Hz.. Abdullah şekilci yaklaşıyor, Hz.. Ali, Hz.. İbni Mes’ud ve Hz.. Aişe içtihadi yaklaşırken; Hz.. Ebu Hüreyre şekli daha çok öne cıkartıyordu. Ancak, yeni kazanılan topraklardaki islam öğretisi merkezdeki ile aynı etkinlikte sürdürülmesinin imkânı yoktu. Okuma yazma yeterli değildi, iletişim haberleşme yok denecek kadar azdı. Bu şartlarda aynı birikimi değiştirilmeden yeni coğrafyalara taşınmasının ne kadar gerçekçi olabileceği ortadır. Bu derece geniş ve yaygın bir coğrafya üzerinde İslâm’ın bütün anlam ve inceliklerini, hikmet ve hakikatlerini, yeni Müslümanlığı kabul etmiş milletlere, ulaştırmak, yapıları farklı kavimleri İslâmî potada eritmek ve yoğurmak, henüz yeni kurulmuş bir İslâm Devleti için fevkalâde zor bir işti. İslâm’ın ulaştığı her yerde, İslâm’a yoğun katılmalar oluyordu. Bu durum, Müslümanları sevindirse de mânevî hamur gerekli şekilde yoğrulamıyor, Müslümanlar istenilen kıvamda yetişemiyordu. Bunları bir anda İslami konularda eğitecek, aydınlatacak imkana bulmak oldukça zordu. O günkü şartlarda yeni kazanılan bölgelere nasıl ulaşılıyordu denilirse? Bilindiği gibi öncelikle bir vali atanıyordu. Arkasından o beldelerin sakinlerine ilmi ve fıkhı öğretecek âlimler gönderiyordu. Böylece o âlimler İslama yeni girmiş kişilere ilimlerini aktarıyorlardı. Hatta Hz..Ömer halifeliği döneminde bu göreve gönderdiklerinin içinde Hz.. Ali de vardı. Giden vali ve eğiticilerin gittikleri günden itibaren İslami yeni gelişmelerden yeterince haberdar olamayabiliyordu. O günün haberleşmesi buna izin vermiyordu. Merkezin gönderdiği insanların bile merkezdeki yeni gelişmelerden aynı anda aynı yeterlilikte haber alamadığı bir zaman dilimi. Gerçi haç mevsiminde bütün valilerin merkeze gelerek merkezle istişare yapma sistemi oluşturulmuştu ama bu fetih hareketlerindeki sürate karşı yetersiz kalıyordu. Bütün bu sebeplerden dolayı, olgunlaşma gelişme dönemlerinde islamın merkezinden uzak kalan toplumların dini anlayışlarında; hayat tarzlarında islam gerçeği ile örtüşmeyen bazı hususların olduğu, bazı geleneklerin din gibi algılandığı ve alışkanlıkların yıkılamadığı bilinmektedir. Bu da şartların getirdiği bir vakıadır. Burada şunu da söylemeden geçmek sanırım doğru olmayacak Mısır’ın ve İran’ın fetih hareketinde yaşanan sorunlar yüzünden mısır ve iran yeterince İslamlaşamamıştır. Sözkonusu fethedilen yerlerde islamın mısırlılaştığını, yine islamın İranlılaştığını görüyoruz. Oradaki gelenekci yapı özden kopamama daha sonraki sürecte islamın başına ceşitli sorunlar yaşattığı görülecektir. Yani buralar ciban başı olmaya namzet iki ayrı coğrafya olacaktır.

Talha
Admin

Mesaj Sayısı : 22
Kayıt tarihi : 09/11/09

Kullanıcı profilini gör http://talha95.yetkinforum.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz