ŞİİLERİN HADİS ANLAYIŞI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

ŞİİLERİN HADİS ANLAYIŞI

Mesaj  Talha Bir Ptsi Kas. 09, 2009 12:53 pm

İslamın doğuşu ve yayılması sürecinde islam coğrafyasındaki karışıklıklar ve ilmin islam toplumlarına yeterli ulaşamaması neticesinde, İslâm düşmanları, peygamber (sav)’in söylemediği uydurma sözlere hadis görüntüsü verip onlara islâmî olmayan anlamlar ve islâm’la çelişen mefhumlar yükleyerek Müslümanların bunları sahiplenmesini, amel etmelerini sağlayarak islamdan uzaklaşmasını hedeflediler. Bunun için de Peygamber (sav)’in hadislerine birçok yalan söz katıp bunları insanlar arasında yaygınlaştırmaya başladılar.
Bu gelişmeleri yakından takip eden islam önderleri, çeşitli zulüm hareketleri, büyük hatalar ve yanlış davranışlarından dolayı mevcut yönetiminden bağımsız yoğun bir calışma içinde olmaları sürecin bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Bunlar dini calışmaları tamamen Allah rızasına yönelik, islamı gelecek nesillere bozulmadan ulaşımını sağlamaya yönelikti. Yönetimden uzak durmaları sebebiyle devlet tarafından horlanıyordu. Bu âlimler islam coğrafyasındaki karanlık amaçlara yönelik hazırlanan planları çabuk fark etti ve bu oyunlara gelmedi. Hadis ilminin islamın ana kaynağını oluşturduklarını bildikleri için herkese ve her söze kulak asmadılar. İslâm bilginleri Ravilerin vasıflarının; bilgin, emin, âdil zabıtça güçlü ibadet, takva ve salih amel yönünden essiz olan sahsiyetler olmasına dikkat ettiler. Onları teker teker yakından tanıdılar. Hiç şüphe ve tereddüde meydan vermeyecek şekilde gerekli bütün çalışmaları yaptılar. Rivayet tarihine kadar ciddi, titiz bir çalışma sonucunda hadislerin korunmasını sağladılar. Hadislerde, müsamaha gösterenlerin rivayetlerinin önüne geçmişlerdir. Râvilerin genç ve hafızalarının kuvvetli olduğu yaşlardaki rivayetleriyle, unutkanlık gibi arızaların meydana geldiği yaslılık devrelerindeki rivayetleri arasında bulunan farklılığı tesbit ederek, gerekli olan zabıt, adalet ve benzeri sartların tahakkuk etmediği devrelerde rivayet ettikleri hadisleri ayırt etmişlerdir. Hatta hadis rivayet eden; sahabeyi çok geniş tutmayıp tabiin ve tebaattabiinle sınırlandırmışlardır. Bunlardan sonra hiçbir rivayet kabul etmemişlerdir. Raviler sınırlandırılmıştır, Herhangi bir müslümanın, bir hadisin sıhhatli olanını zayıflarından, zayıf olanını uydurma olanından ayırabileceği yeterli derecedeki sened ve metin çalışmalarını yaparak, hadis kitaplarını da derecelendirerek ortaya koymuşlardır. Hz peygamberimizin “Bana yalan isnâd etmek, sizden birinize yalan isnâd etmek gibi değildir. Her kim, bana bilerek yalan isnâd ederse, Cehenneme girsin.” Sözündeki ciddiyeti hiç kulak ardı etmemişlerdir. Bu Hadis âlimleri doğruluğu araştırma bakımından en güçlü şahsiyetlerdir. Muhaddislerin sıhhatinde ittifak ettikleri haber mutlaka haktır. Yine onların ittifak ile hatalı ve önemsiz kabul ettikleri rivayet de hükümsüzdür. Fakat ihtilaf ettikleri rivayet varsa ona da insaf ve adaletle bakılır. Hadis kritiğinde esas olan budur.
Mâlik, Şu'be, Evza'î, Leys, iki Süfyan, iki Hammad, İbn-i Mübarek, Yahya el-Kattan, Abdurrahman b. Mehdi, Vekî, Şafiî, Ebubekir (r.a.), Ebu Şeyde, Buharî, Ebu Zur'â, Ebu Hatim, Ebu Davud, Müslim, Neseî, İbn-i Hibban ve benzeri âlimlerle, cerh ve ta'dil mutahassısları bu görüştedirler.
Râvilerin bilinmesi ile ilgili birçok kitaplar da tasnif edilmiştir. İbn-i Sa'dın Tabakatı, Buhari'nin Tarihi, Ali b. el-Medâyinî'nin kitabı gibi.
Müsnedlenden de, Ahmed b. Hanbel'in mesnedi, hadis kitaplarından İshak, Ebu Davud, İbn-i ebi Şeybe, Tabarânî gibi eserler vardır.
Hülâsa bu hususta oldukça eserler te'lif edilmiştir.
Hadisleri sıhhat ve senetleriyle bilmek ehl-i sünnet vel Cemaatin hususiyetlerindendir
Çoğunlukla bu süreçlerin içinde ehlibeyt mensuplarında bulunmuştur. Kimi zaman bu calışanları yürütenlerin hocası olmuş kimi zaman onlarla beraber bu hizmetleri yürütmüşlerdir. Böylesi titiz bir çalışma içinde bulunan Buhari’nin calışmaları için o zamanın şartlarına göre elli bin kilometre yol kat ettiği belirlenmiştir. Bugün bize miras bıraktıkları o yüce sözler öyle kolayına bize ulaşmış sözler değildir. Üzerinde çok büyük emek ve mesai var olduğu unutulmamalıdır.

Bu kadar ciddi bir çalışmanın yanında, Şiiler de bu furyadan geri kalmak istemediler. O günlerde hanedanın yakınlarındaki bazı camilerde ehlibeyte yalan yanlış saldırılar yapılıyor yezit ve avanesine övgüler yağdırılıyordu. İslamı bilmeyen ve Emevi hanedanına karşı olan bazı insanlar bu söylemleri dine katmalar olarak yorumladı. Bunları duymamak için halka propaganda yaparak camilere gidilmesinin önüne gecilmeye calışıldı. Emevilerin bu yanlış davranışının bedeli bir kısım insanların camilerden uzak kalıp İslami bilgilerden uzaklaştırılmasını sağladı. Bu durum islam düşmanları için aranıpda bulunmayacak bir ortamı sağladı. İslamla ile toplum bağı ancak bu şartlar kullanılarak kesilebilirdi. Emevi hanedanlığı ile camileri özdeşleştirdiler. Birine karşı olma duygusunu kullanarak ikincisine karşı olmayı meşrulaştırdılar. Bundan faydalanarak İslami gerçeklerin emevi hanedanının siyasetine göre şekillendiği kanısını toplumda yerleştirmeye çalıştılar.
Camilerden koparılan halk tabakaları kendi yanlarında olmayanları olayları kendileri gibi yorumlamayanları karşı taraf görüyor, meseleye siyah ya da beyaz algılaması ile yaklaşıyordu. Olayın böyle yorumlanmasında gayret gösteren toplum liderleri bu yorum çerçevesinde toplumu yönlendiriyor bunlardan da uzak durulması gerektiğini onları da sistemin bir parçası olduğuna halka inandırıyordu. Çünkü onlara göre kendilerinden olmayanlar karşı taraf dandı. Yani hanedanın safındaydı. Hatta bu yaklaşım onlarda o kadar ileri gitmişti ki bilindiği gibi İmamı Zeydi bile bu uğurda terk etmişlerdi. Bu mantık ve anlayışla önlerine çıkan her şeye doğru ya da yanlış diyor nüansa hiç yer vermiyor toptancı bir yaklaşım sergiliyorlardı. Bu mantıkla sahih hadisleri senedine ve ilmi metoduna dikkat etmeden toptan reddettiler. Siyasi savaşlarda Hz. Ali'nin yanında bulunanların rivayet ettigi hadislerin dışında kalanları tamamen yok saydılar. Ançak, kapılarını acık bıraktıkları üç beş sahabeden ve imamlardan gelen rivayetle fıkıh oluştursalarda bunların kendi iddialarına cevap vermediğini gördüler. Düşüncelerine Kuran dan da destek bulamayınca İnançlarına delil bulmak aydına gördükleri boşlukları hadis uydurarak doldurma cihetine gittiler.
Bu konuda şia kültüründe o kadar ilginç yaklaşımlar vardır ki: Hadis ve menkibe uydurmada bir yarış sergilendiğini, hatta çok hadis uyduranların daha kolay cenneti kazanılacağı inancının varlığı maalesef ki bir gerçektir. Bunların da ötesinde eli yatkın olanlara uydurdukları hadis karşılığında para ödendiğini görürsünüz. Bu hadislerin hemen hemen hepsi imamlara söylettirilmiştir. Uydurma hadislerle, takiyyeye ve İmamalara masumiyet kapısını acılınca işleri daha kolay yürümüştür. Çünkü masum olan imam yalan söylemez bir şey uydurmaz, peygamber derecelerinden daha yüksek bir konumda olduğu için de her bilgiyi Allah’tan alır. Durum böyle olunca da imamlara söylettirilen hiçbir söz kimse tarafından asla sorgulanamayacaktır. Dolayısıyla bu hadisleri imamlardan kimlerin duyduğu yani ravisi çok önemli değil. Bunun için şianın hadislerinin çoğunu meçhul sahıslar rivayet ederler ve derler ki: Muhammed b. İsmail'den o da ashabımızdan birinden, o da bir adamdan rivayet etti ki söyle dedi..." hatta bazı ravilerde kopukluk görülür orada “kim ola ki “ifadesi mevcuttur.
Meselâ, dünya zevklerine önem vermeyen Şiilerce değerli bir zâhid olarak tanınan Meysere b. Abdirabbih adındaki kişi, vefat edeceği sırada Hz.Ali’nin faziletleri hakkında yetmiş hadis uydurduğunu açıkça itiraf etmiştir.
Şia âlimleri bu şekilde oluşturdukları kitaplarını Mehdi Aleyhisselama arz edildiğini ve onun tasdikinden gecirildiğını ifade ederek kimsenin tereddütüne meydan bırakmamışlardır. Bununla alakalı kendi kitaplarından bir örnek,
El-Kuleyni için şöyle demektedirler: “Muhammed Taki el-Meclisi şunları söyler: Doğrusu bizim zehabın âlimleri arasında onun gibi birisi yoktu. Onun aktardığı rivayetleri inceleyen, kitaplarının bilgi tertibini irdeleyen herkes bilir ki, o, Allah tarafından teyid edilmiş biridir. (Usul-u Kâfi/Önsöz sayfa III.)
Kâfi (yeterli) kelimesinin menşei konusunda şöyle diyorlar: “Yüce Allah, bu kitabı yirmi senede yazmasını müyesser kıldı. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki Şii Müslümanlar kendileri için dinin her alanında yeterli (Kâfi) gelecek bir kitap yazmasını istiyorlardı. Çünkü Kuleyni, görüş alışverişinde bulunacağı, müzakere edeceği, ilmine güvenilen zatla görüşüyordu. Bazı âlimler, Kuleyni’nin el-Kâfi’yi İmam Kâim (Mehdi aleyhisselam)’a arzettiği ve İmamın da bu eserin güzel olduğunu belirttiği ve “ Şia’mız için kâfidir”. Dediği inancındadırlar. (Ravdatu’l Cennat sh.533)” (Usul-u Kâfi/Önsöz sayfa XI.)

İmamlar yaşadıkları dönemlerdeki halifelerle olan ilişkileri, şia akidesine uygun olmadığı için, yani Hz Ali nin diğer halifelerle iyi geçinmesi, hz Hasan ın halifeliği Muaviye r.a. teslim etmesini, diğer imamların çoğunun yönetime baş kaldırmama-sını kendi anlayışlarıyla uyumlu hale getirmek ve daha birçok şeyi kurtarmak içinde takiyyeyi dinin bir esası olarak koymayı kurtuluş olarak görmüşlerdir. Takiyyeyi imanın olmazsa olmazı yani imanın bir şartı haline getirmişler bunu uydurma hadislerle kurumsallaştırmışlardır. Uydurma hadis konusunda verilecek örnek yüz binlerle ifade edileceği için bunu bir bir saymanın anlamı yok. Çünkü itikadi anlamda islam anlayışıyla örtüşmeyen bütün konulardaki hadisleri birbiriyle çelişkili biri diğerinin hükmünü ortadan kaldırır niteliktedir. Hemde kuran’la da çelişkili. Onun için Şiiler Kurana fitne demektedirler. Yani anlaşılmaz bir kitap olarak tanımlarlar bunu yalnız Hz Ali nin anlayabileceğini ifade ederler ki tevil konusunda meydanları boş olsun ve ali adına da kuranı istedikleri gibi yorumlayabilsinler. Kuran ın fitne olması tabiri günümüz Şiilerince bazı TV kanallarında şii âlimler tarafından canlı olarak maalesef ki söylenebilmektedir. Ayrıca Hz. Ali için konuşan kuran demektedirler. Onlara göre Hz Ali bütün peygamberlere gelmiş kitap ve dinleri olmuş ve olacakların bütün ilimlerin hepsini bilir!. Onların profilini çizdiği Ali bütün peygamberleri katlamış durumdadır.
Şiacılar kendi doğrularını ispatlamak için kendi kaynakları dışında itibar edilip edilmemesini gözetmeksizin ehlisünnet kaynaklarından da delil gösterdikleri, ehlisünnet kaynağı olmadığı halde isim benzerliklerini kullanarak yalan yanlış bilgilerin bulunduğu bazı kaynaklarında ehlisünnet kaynağı gibi gösterdikleri bilinmektedir. Bunu gösterirken de metinin tamamını değil işlerine yarayan kadar bölümleri cımbızla cekip aldıklarını, alınan kısmında konunun bütünü anlatmaktan ziyade başka anlamlara hizmet eder hale getirildiği konusu daha önce mevzu edilmişti. Mesela kendi amacları acısından kullandıkları Hz Ali’nin faziletleriyle alakalı birçok hadisi Ahmed b. Hanbel'e dayandırdıklarını söylerler. Dayandırdıkları eser İncelendiğinde sözü edilen hadislerin Ahmet B. Hanbel’in müsnedinde olmadığını görürsünüz. Ama Ahmed b. Hanbel sahabenin faziletleri hakkında telif ettiği bir başka eserinde başta Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (r.a.) olmak üzere sahabenin faziletleri ile ilgili olarak rivayet edilen hadislerin içinde zaif ve sahih hadisler neler olduğunu sıralamış bunların bilinmesini amacladığını belirtilerek zayıf hadislere işaret edilmiştir. Sahabîlerin faziletleriyle ilgili olarak Ahmed b. Hanbelin kitabına toplanan zayıf hadislerin aslı Ahmed b. Cafer b. Hamdan el-Katiiye (273-368) kitabından alınmadır. Bu kişi Bağdad civarındaki Dakik adlı Katia (toprak parçası) da oturuyordu. Buna izafeten kendisine “El-Katîî” denilmiştir. ) Katinin aynı eserinde oğlu Abdullah'ın Ahmed b. Ca'fer b. Ham'dan el-Katîî'nin üstadlarından rivayet ettikleri ziyadeler vardır. El-Katî'nin ziyade ettikleri rivayetlerinin çoğu yalandır.
Şiacıların Ehlisünnet kaynaklarında var deyip verdikleri örnekte amacından saptırdıkları yüzlerce örnek vardır. Bunlardan da örnek verecek olursak; ehlisünnet kitaplarından yapılan bir alıntı şia kitaplarında şöyle yer almaktadır.
“Ömer şöyle demiştir: Ebubekir'e biat bir kayma idi. Allah bizi onun şerrinden korudu, kim bu biat'a benzer bir biat'a dönerse onu öldürün”. Denilmekte ve Bu söz ise Ebubekir'e töhmeti gerektirir şeklinde yorumlanmaktadırlar. Oysa Müslim ve Buhari'de rivayet edilen Ömer'in (r.a.) sözü şöyledir:

“Sizden bazılarınızın şayet Ömer ölürse, filan adama biat edeceğim, dediğini duydum, sizden biriniz, Ebubekir'in biati bir kayma idi deyip de kendisini aldatmasın. O biat gerçek bir biat idi. Fakat Allah (c.c.) ihtilafı bir an önce sona erdirmekle fitneyi söndürdü. Aranızda boyunların kendisine râm olacağı, kim varsa o da ancak Ebubekir'dir.” Bu saptırmalar ne ilktir ne de son olacaktır.
Yine Şiacıların hadisi şeriflere nasıl ilaveler yaparak değiştirdiklerini gösterme acısından da örnek verilmesi gerekirse,
Alî bin Muhammed ibni Sabbâğ-ı mâlikî (Füsûlül-mühimme) kitabında, Elmenâkıb kitâbından alarak diyor ki, İbnil-Müeyyedden işitdim. Birgün, Ebû Büreyde, Resûlullahın yanında oturuyordu. Ebû Büreyde diyor ki, Resûlullah efendimiz, (Rûhum yed-i iktidarında bulunan Allahü teâlâya yemin ederim ki, kıyâmet günü, insanlardan ilk sorulacak şey, ömrünü ne ile geçirdin, bedenini, ne yaparak eskitdin, malını nereden kazandın ve nerelere verdin ve Resûlümü sevdin mi, soruları olacaktır) buyurdu. Yanımda bulunan hazret-i Ömer, sizi sevmenin alâmeti nedir yâ Resûlallah, dedi. Mubârek elini, yanında oturan hazret-i Alinin başına koyup, (Beni sevmek, benden sonra bunu sevmektir) buyurdu. Yine bu kitapda diyor ki, hazret-i Alî (Vallahi Nebiyy-i ümmî “sallallahü aleyhi ve sellim” efendimiz, beni sevenlerin mü’min olduklarını, sevmiyenlerin ise, münafık olduklarını bildirdi) dedi. İşte, kıyamet günü, sevgisi herkesten sorulacak, bir zât, acaba başkalarından daha üstün ve halifelik, başkalarından ziyade kendisinin ve çocuklarının hakkı olmaz mı, diyerek bu söze katmalar yaparak Hz Ali nin imametini isbatlamak için kullanıyorlar. Oysa hadisin hakikati İmâm-ı Muhammed bin Îsâ Tirmüzî (209 da tevellüt, 279 da vefât etdi) şöyle bildiriyor: “İnsana, kıyamet günü dört şeyden sorulacaktır. Ömrünü ne ile geçirdiği, ilmini ne yapdığı, malını nereden kazandığı, cismini ne ile eskittiği sorulacaktır”. Taberânî de, bu hadisi bildiriyor ise de, son cümlesi yerinde, gençliği ne ile geçirdiği yazılıdır. İşte, hadîs-i şerîfin doğrusu böyle bildirilmiştir. İçinde, Ehl-i beyti sevmek ve hazret-i Ömer’in her hangi bir şekilde adı geçmesi yoktur.
Söz konusu kişi Mâlikî denilen İbni Sabbâğ mâlikî mezhebinde birisi değildir. Kitapları, yazıları gösteriyor ki, o şî’î mezhebindedir. (Hârezm odunu) olarak meşhur olan ibni Müeyyedin de, şî’î olduğunu konuya alaka duyan bütün âlimler bildirmektedir. Şî’îlerden ba’zısı, hadîs-i şerîfleri değiştirip büyük bir hadis âliminin ismini koyarak amac ve anlam değişikliğine uğratarak kendi amaçlarında kullanıyorlar. Böyle yalanlarla, Müslümanları aldatmağa çalışıyor. Kitaplarda, doğrusu yazılı olan bir hadîs-i şerîfi, değiştirme anlayışının amacı dine hizmetmidir yoksa dini amacından saptırmaya çalışmakmıdır? Bunun çok iyi muhakeme edilmesi ve hz ali ve ehlibeytle ilgili hadislerin büyük bir çoğunluğunun bu şekildeki operesyonlarla mevcut hallerine getirildiği unutulmamalıdır. Bununla berâber, burada, halîfeliği anlatan hiçbir hususda yokdur.
Ehl-i beyti, şânlarına uygun olarak sevmek ve onları anlamak demek, islâmiyyete bağdaşmayan ifadeleri onlara yakıştırmak demek değildir. Meselâ İbni Bâbeveyh uydurup (İbni Abbâs buyuruyor ki) diyerek, Peygamber efendimizin gûya (Allah Alîyi sevenleri Cehennemde yakmaz), Yine (Alîyi seven bir kimse, yehûdî veyâ hıristiyan olsa bile Cennete gireceklerdir) ifadesi bir başka (Alîyi sevene hiçbir günâh zarar vermez), yine benzeri (Alînin şî’asına kıyâmet günü, ne küçük günâhdan, ne de büyük günâhdan sorulmaz. Onların kötülükleri, iyiliğe çevrilir). Bu uydurma sözleri, hadîsdir diyerek, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize iftirâ etmek haksızlık değil midir? Bu anlayışı nasıl bir anlayıştır. Bunun islam acısında bir izahı bulunabilir mi?
Şia felsefesini gizemli kılan kendi inanclarına kılıf giydiren hadislerine bir bakalım “... Fudayl b. Sukre şöyle rivayet etmiştir: Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: “Sana kurban olayım! Ölünün yıkanmasında kullanılan suyun belli bir miktarı var mıdır?” Buyurdu ki: “ Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi) Ali (aleyhisselâm)’a dedi ki: Ben öldüğüm zaman, Ğarş kuyusundan altı kırbaç su çıkar. Beni yıka, kefenimi sar ve üzerime koku sür. Beni yıkamayı ve kefenlemeyi tamamladığın zaman, kefenimin uçlarından tut ve beni oturt. Sonra bana istediğin şeyi sor. Allah’a yemin ederim ki, o zaman bana sorduğun her şeye cevap veririm.”“ (Usul-u Kâfi sh 426 H.765. )

“... Eban b. Tağlip , Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivayet etmiştir: “ Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi) vefat edeceği sırada Ali (aleyhisselâm) eve girdi. Resûlullah, onun başını örtünün altına soktu, sonra: “ Ey Ali “ dedi. “ Ben, öldüğüm zaman beni yıka. Ve kefenimi sar. Sonra beni oturt. Ardından bana soru sor ve sözlerimi yaz. “ (Usul-u Kâfi sh 426 H.766. )

Mantığını ve aklını kullanan bir insan şunu sormaz mı?, Peygamberimiz Vefat etmeden önce dini tam olarak tebliğ etmedi mi? Elbette ki etti. Bu olay İslam dini açısından kabul edilen bir yaklaşım mı? Peygamberimiz öldükten sonra, Risalet görevi son bulduğu gibi, Ölülerle Canlılar arasındaki birebir diyalog olayı olmaz ki. Söyleyecek bir şeyi var idiyse ölmeden önce söylemeye imkân mı yoktu? Fırsat mı bulamadı? Peygamberimiz tekrar tekrar ölüp dirilmediğine göre, ona ölü haldeyken konuşma atfetmeleri de Kur’an’a aykırıdır. Ancak yeni bir din ortaya koymaya çalışan bu kafa kimsenin olmadığı yerde Hz peygamberimiz öldükten sonra dirildi ve Kimsenin bilmediği konularda Hz Ali ye bilgiler verdi onu bilgilendirdi ona gizemlilik kazandırdı. Yani işin aslı şu şia hz Ali ye söyletmek istediği fakat daha önceden hiç söylenmemiş kimsenin bilmediği konuları yani şianın kafasındaki dini anlayışı Hz Peygamberi yeniden dirilterek Hz Ali dikte ettirmesi projesinden başka bir şey değil. Şia bütün kurgularını bu ve bu benzer bir anlayışta geliştirmiştir.

Yini bir başka gizem ve edepsizlik dolu bir hadislerinde;
“... Cafer b. Müsenne el-Hatip şöyle rivayet etmiştir: Bir ara Medine’deydim, Nebi (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin kabrinin üzerindeki tavan çökmüştü. İşçiler çatıya çıkıp iniyorlardı, biz de bir cemaattik. Arkadaşımıza dedim ki: “İçinizde bu gece Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a gidecek var mı?” Mihran b. Ebu Nasr” Ben.” dedi. İsmail b. Ammar es-Sayrafi de “Ben” dedi. Bu ikisine dedik ki: “O na yukarı çıkıp oradan Nebi (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin kabrine bakmamın caiz olup olmadığını sorun.”
“Ertesi sabah ikisiyle karşılaştık ve bir yerde toplandık. İsmail dedi ki: “Sözünü ettiğiniz şeyi İmama sorduk, bize şu cevabı verdi: “ Onlardan hiçbirinin Nebi’nin kabrine yukardan bakmasını istemem. Çünkü gözünü kör edecek bir şeyi veya Nebi (sallallahu aleyhi ve âlihi)’yi namaz kılarken ya da bir eşi ile beraber olurken görmesinden emin değilim. “ (Usul-u Kâfi sh 684 H.1225. )
Peygamberimizin mezarına bakılınca kabirde “bir eşi ile beraber olurken görmesinden emin değilim“gibi ifadeler kullanılarak cinselliğe vurgu yapılması bu sözü meshep imamı olarak gördükleri kişiye söyletmeleri adı gecen güzel insana saygısızlıktan başka bir şey değildir. Bu anlayışın içinde buna benzer binlerce hadisi görmek mümkündür. Buradaki hadis öğretisi ile ne amaclandığı dikkate değerdir. Yani bir söz olsun adı hadis olsun imama söylettirilsin gizemli olsun, inandıkları bir şeyin kılıfı olsun ve bunun adı din olsun.
Tabi ki bu sözlerin hiç birisi kendinden sonra imam tayininde de bulunmayan Ca’fer es-Sadık ait değildir. İmamet mevzuunda bile birlik içinde olmayan şia grupları, İmam Ca'fer es-Sadık 'ın ölümünden sonra muhtelif fırka ve mezheplere ayrılmış, her gurup fikirlerinin gülcülüğünü göstermek kendilerini bu imamın taraftarlarına kabul ettirmek amacıyla da bütün görüşlerini ona dayandırmışlardır. Bu sürecte imamlarla ilgisi olmayan ve imamlara ihale edilen binlerce görüşün ortaya cıkışını aydınlatması acısından Şa'bi'nin şu ifadeleri oldukça önemlidir: "Hz. Ali adına bir tek yalan uydurmam karşılığında bana köle olmalarını ve evimi altınla doldurmalarını isteseydim muhakkak kabul ederlerdi." (İbn Abdi Rabbih el-Ikdı'l-Ferid,c.2 sh:409). Tarihe bakıldığında görülmektedir ki, bu düşüncenin önderleri toplum mühendisleri Hadis uydurma yeteneği olan âlimleri bulmuşlar ve hadis uydurmaları konusunda kimine parayla kimine zorlama ile hadis uydurmaları telkin edilip sonuç almışlardır. Farklı farklı insanların uydurdukları hadislerin bir coğu da tabi ki farklılıklar arzetmekte bu durumda neredeyse üzerinde ittifak edilecek hadis bulunamamaktadır. Kullandıkları muhaddisleri ise, Yakup el-Kuleyni- Hüseyin b.Babaveyh Hasan et-Tusi. Bunlardan bir kacıdır. Bu yalancılar uydurdukları hadisleri kaynağı olarak da genelde imamı Caferi göstermektedirler. Oysa ehlibeytin naklettiği hadislerle bunların ehlibeyte maal ettikleri hadisler asla aynı şey değildir ve alakası da yoktur. Nitekim bu konuya ışık tutan Hindli Sii alim, “Esasul Usul” isimli kitabında, imamlarından naklen şunları bildirir: “İmamlardan rivayet olunan mesur hadisler gerçekten çok farklıdır. Öyle ki, her hadisin mukabilinde ona zıt olan bir başka hadis vardır; üzerinde ittifak edilen hiçbir haber yoktur ki, ona tezad teşkil eden başka bir haber bulunmasın, nitekim bu durum, Seyhut Taife et-Tusi’nin “et-Tehzib” ve “İstibrar” kitabını nın başında açıklandıgı gibi, bazılarının Siilikten çıkmasına sebep olmustur” (Esasul Usul, s.15
Haricîler ve Mutezile sahih hadisleri tam olarak kabul etmemelerine rağmen, kendi prensiplerine göre doğruyu araştırır ve yalan haberi delil olarak hiç getirmezler. Bu râfizîlerin ise ne akılları ne de nakilleri vardır.
Hadis ilminde, râvi ve hadislerin sıhhat derecelerini tasnifte Şiilerden daha câhil, bâtılı kabul etmede ve sahihi reddetmede yine onlardan daha kötü bir anlayış yoktur. Rivayetle ilgili emanet, adalet, zabıt ve hıfz gibi esaslara hiç aldırış etmezler. Râfizîlerin indinde hadisin sıhhatli olabilmesi için arzu ve anlayışlarına uyması gerekir. Abdurrahman b. Mehdi şöyle diyor:
“İlim ve erbabı leh ve aleyhlerinde olanları yazıyor. Nefsin arzusuna uyanlar ise yalnız lehlerinde olanları yazarlar.”
El-Kâfi ve benzeri muteber olan şîî kitablarında insanların en yalancısından da rivayet edilen hadislerle dolu olduğu görülür. Çünkü onlara göre hadisin güvenilir olabilmesi için şiilik esaslarına hâvi ve sevdikleri kimseden rivayet edilmiş olması gerekir. Bu sebeple hadis rivayetlerini sadece Ehl-i Beyt'e dayandırırlar. Hâlbuki Şia'nın hadis rivayetinin ilk halkasını teşkil eden Peygamberimizin torunları Hz. Hasan ve Hüseyin, Hz. Peygamber (s.a.v) hayatta iken henüz küçük yaşta idiler. Bu sebeple Hz. Peygamber'e yetişmemişlerdir. Bunların hadisleri Resulullah'dan naklen aldıklarını iddia etmek ne derece doğrudur?! Ama Şiacılar imamların ilimlerini her hangi bir âlimden öğrenmediklerine ilimlerini doğrudan Allah tan aldıklarına inanırlar.
Velhasıl kitapları sıhhatinin ispatı mümkün olmayan on binlerce hadisle doludur. İnançlarını bu hadisler üzerinde bina etmişlerdir " Bu tutumlarıyla Sünnet-i Nebeviye'nin dörtte üçünden fazlasını kabullenmemektedirler. Bu nokta şiiler'in diger müslümanlardan ayrıldığı en mühim noktadır.
Şianın bozuk akidesini oluşturan hususlarda imamların rivayet ettiği hiçbir hadis bulunmamaktadır. Bunlar uydurmalardan ibarettir. Ama Şia kültüründe gercekten imamlara ait elbette çok hadis vardır. Bunlarla fıkıhlarını oluşturmuşlardır. Zaten fıkıh uygulamalarının büyük bir çoğunluğu da ehlisünnetle hemen hemen birdir. Ancak, itikadi yönden kendi akidelerini oturtmaya bu hadisler cevap vermeyince işte o boşlukları imamlar adına uydurarak doldurma ihtiyacı duymuşlar, büyük kayboluş dedikleri olaydan sonrada büyük bir ustalıkla bunlardan bir kısmının meşhur hadis kitaplarına girmesini sağlamışlardır. Bununla kalmayarak, kendilerine hadis kitapları tedvin etmişler.
Bazı islam âlimleri Hz Ali’nin rivayet ettiği hadisler ile onun faziletlerini derlemişlerdir. Bunlardan bir tanesi de Nesai nin “El-Hesâis” adlı derlediği kitaptır. Bunun dışında Tirmizî de Ali'nin (r.a.) faziletleriyle ilgili çok hadis rivayet ettiği görülmüştür. Bütün bunlara bakıldığında Hz Ali nin ilmi ile alakalı Şiacıların Hz Ali ye maal ettikleri hadislerden yüzlercesinin uydurma olduğu hemen anlaşılmaktadır. Şia alimlerinin münazarada, delilleri açıklamada ve bunların gerektirdiği metodlarla uygulamada ehil olmadığı, nakli delillerde de son derece yetersiz oldukları gibi dayanaklarının ise isnadi kesilmiş tarihi olaylardan meydana geldiğini görürsünüz.. Bu tarihi olayların çoğu da yalancılar tarafından uydurulmuştur. Bu yalandcılardan Lût b. Yahya, şîîlerin en az yalan söyleyenlerindendir. İbn-i Adiyy onun hakkında bile “Şîîdir, şîîlerin haberlerini uydurur.”, Hafız ez-Zehebi de “Mizanül İ'tidal” adlı eserinde: “Haberleri uydurma olup, güvenilmez. Ebu Hatim ve başkası haberlerini almamışlardır.” demiştir. Bir başkası Hişam b. El-Kelbî hakkında İmam-ı Ahmed “Neseb sahibi olduğu için çokça gece toplantıları düzenlerdi. Kendisinden hadis nakledeni görmedim. Dinle alâkası olmayan haberlerin kaynağıdır. Sünnetle ilgili haberlerde müslümanlar ona aldanacak kadar akılsız değildirler.” Hafız b. Asâkir onun hakkında: “Râfizî ve güvensizdir” demişlerdir.
Yunus b. Abdil A'la, Eşheb'in şöyle dediğini rivayet ediyor:
Rafizilerin durumuyla ilgili olarak İmam Malik'e bir soru sorulması üzerine; Onları konuşturmayın, haberlerine inanmayın, onlar yalancıdırlar, cevabını verdi.
Harmele (Harmele b. Yahya et-Tüceybî (V. H 243) olup, Mısır'ın iftihara medar âlimlerinden ve İmam-ı Şafiî'nin talebelerindendir. İmam-ı Mâlik'ten rivayet ettiği yüzbin civarındaki hadisi Mısır'a nakletmiştir),
İmam-ı Şafiînin: “Râfizîler kadar yalan şahitliği yapanı görmedim” dediğini, işittim diyor.
Müemmil b. İhâb (Müemmil b. İhâb er-Rub'î (V. 254) olup, Ebu Davud ve Neseî ondan rivayet etmişlerdir)
Yezid b. Harun (Yezid b. Harun es-Sülemi el-Vasitî olup, meşhur hadis hafızlarının ileri gelenlerinden ve İmam Ahmed'in üstatlarındandır. Yetmişbin kişi dersini dinlemiştir. Hicri 206 da vefat etmiştir):
“Râfizîler hariç bir bid'atçıdan nakiller yapılabilir. Çünkü onlar yalancıdırlar.” dediğini işittim, der.
Muhammed b. Said el-İsfahanî (Muhammed b. Said el-İsfahani, Şüreyk'in talebelerinden olup, Buhari ondan rivayet etmiştir. H. 220 de vefat etmiştir), Şüreyk (Şüreyk b. Abdullah en-Nehâî (95-177) Küfe kadısı olup, Abdullah b. Mübarek ve zamanındaki âlimlerin üstadıdır. Ebu Hanife ve es-Sevrî'nin muâsırlarındandır) in:
“Rafizilerden başka ilmi istediğinden al. Onlar hadis uydurur. Uydurduklarını da din telakki ederler.” dediğini işittim der.
Ebu Muaviye (Ebu Muaviye Muhammed b. Hâzim ed-Darir (V. 195) büyük âlimlerden ve el-A'meş'in talebelerindendir), El-A'meş'in (Süleyman b. Mihran el-Kûfî'dir. (64-148). Kıraat ilmi ve hadis hafızlarının ileri gelen âlimlerindendir. Süfyan b. Uyeyne onun hakkında: “Kur'ân-ı en iyi okuyan, ezberleyen ve mânâsını bilen bir zat idi.” der. Bunun üzerine kendisine “El Mushaf” deniliyordu):
“Bütün insanları anladım. Yalancıları hariç” dediğini işittim. Bu yalancılarla da Râfizî Muğire b. Said ve etrafındakilerini kastediyordu.
Sonuç olarak şia üstatları maalesef ki çoğunlukla yalancılardan oluşmaktadır. Nitekim Şehristani el-Milel ve'n-Nihal, 1.cilt sy.155 adlı kitabında, bir çok sapık Şii fırkalarını saydıktan sonra, Caf'er b. M. es-Sadık'ın bütün bunları kovduğunu, lanetlediğini belirtmekte, aslında bu gurupların tamamen sapık ve imamlarından habersiz olduklarından bahsetmektedir.
Şehristani nin bu hakikati aydınlatan bu görüründe belirttiği gibi, İmamı Cafer Sadık takva ehlinden olup, onun ne takiyye ile ne de Şiilikle hiçbir alakası olmadığı gibi Şiilerin de onunla ilim anlamında bir benzerliği bulunmamaktadır. Çünkü Şiilerin dini takiyyeye dayanmaktadır. Eğer Şiilerin iddia ettikleri gibi hâşâ imam Cafer takiyyeci idiyse, o zaman da ravilerin adalet ve güvenilirliği kabul edilse bile ondan rivayet edilen hiçbir şeye güvenilemez. Ona ait olduğu söylenen her sözü takiyye yaparak söyleme ihtimali olduğundan doğruluğuna güven duyulmazdı. Hem dinde lider kabul ettiğin insanlara masumiyet kılıfını giydireceksin hem de bu sonradan masumlaştırılmış insanlara yalan söylettireceksin. Nitekim Şiilerin hadis kitaplarında, imam Cafer, kendisine sorulan bir soruya bir birine zıt üç ayrı cevap vermiş, ama bunlardan biri doğru diğerleri yalandır.[ El-usûl mine’l-kafî, 1/265. ] Bu imam cafere yakışır bir şey değildir. Şiilerin imamlarla alakalı itikatlarında, imamların masum olduğuna, bilerek veya bilmeyerek onlardan hiçbir hatanın sâdır olmadığına, Allah’ın kendilerine helal ve haram kılma yetkisini verdiğine inanırlar. Yine onlar bu konuda imam Cafer ile on iki imam arasında, hatta Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem arasında bir fark görmezler. O halde bu makamda olan birisi için yani İmam ı Cafer’ adına bir mezhepken bahsetmenin bir anlamı olur mu?. Çünkü mezhep demek, dinin ana kaynağında bulamayan, ya da bulunup da net olarak ifade edilmeyen hususlarla alakalı yorumlar ve içtihatları da içinde barındıran hususlardır. Hem diyeceksiniz ki imamlar yanılmaz hemde içinde yanılma payı olan bir yapıyı ona mal edeceksiniz. Hem şia felsefesini oluşturan meshebin imamının imamı Cafer değil en son imamın yani on ikinci imamın mezhep kurucusu olması gerekmez mi? Görüleceği gibi imamı Cafer sadık Hz. Leri ile ilgili mezhep kurma bir yakıştırmadır. Ona atfedilen hadislerin büyük bir çoğunluğu uydurmadır. Hâşâ İmamı Cafer Allah resulünün getirdiği dinin karşısında yeni bir din kurucusumudur? Eğer öyle ise kendisine vahiy geliyorsa, kurduğu bir meshep değil yeni bir din olmalıdır Bu hususlar bincilerce tezatlardan sadece bir kaçı.. Hem o muhterem zatın şu söylediği kendisine iftira atanlara çok güzel bir cevaptır.
kendisine olağanüstü vasıflar isnad edenleri lanetleyerek onlardan uzaklaşmış ve onlara
“İnsanlarda bulunması caiz olan herhangi bir şey bizim hakkımızda size nakledilirse
ve siz de onun öyle olduğunu bilmiyorsanız ve ona aklınız da yetmiyorsa, onu inkar
ve red etmeyin, onu bize bırakın. Ama insanlarda bulunması caiz olmayan herhengi
bir şey bizim hakkımızda size nakledilirse, onu hemen inkar ve reddedin, onu inkar
etmeyi bize bırakmayın”. Diyeryek ne güzel söylemiştir.

Bugün kaynağına ulaştığımız yâda medya aracılığı ile dinlediğimiz birçok şia âlimlerinden birçoğu kendi kitaplarındaki bu durumla ilgli ufak yönlü bir eleştiri yapıp bu küçük hatalarla birlikte çoğu hadislerinin doğru olduğunu söylerler. Daha sonra da gerçek sahih hadis kitaplarına dil uzatır onu yıpratmaya çalışırlar. Anlayamadıkları gerçekleri çelişki olarak ortaya koymaya kalkar üstelikte bir de yafta yapıştırırlar. Emevi saraylarında yazılmış hadisler diye. Oysa emevilerin arkasından Abbasiler geldi. Onlar emevilerin rakibi idi ve kendilerine göre de emevilere hak ettiği cezayı verdiler. Emevilerin islamda değiştirdiği metinleri görmemiş olabilirler mi? Emevi neslini kökünden kazıyan bir anlayış onların islama verdiği zararlara sessiz kalır mı? Hem bunlar aynı dönemin insanları, gelişmelere karşı habersiz olmaları mümkün mü? Aslında bunlara bu konularda cevap vermeye gerek yoktur. Çünkü buradaki amaç hakikati yakalamak değil bir yaftalama olayıdır. Cahil bir anlayıştan edep beklemek zaten doğru değildir. Derinlikten yoksun militarist bir yaklaşım her şeyi siyah beyaz gören bir düşünce tarzı. Takiyye anlayışını her inançta var zannetme bu acıdan bir şeye güvenmeme hali.

Talha
Admin

Mesaj Sayısı : 22
Kayıt tarihi : 09/11/09

Kullanıcı profilini gör http://talha95.yetkinforum.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz